AKŞAM GAZETESİ | Serdar Turgut | 2009-08-30
20 yılı aşkın hiç durmadan ve her gün yazı yazdım.
Yazarları ve yazar psikolojisini bu yüzden iyi bildiğimi söyleyebilirim.
Kısa sayılamayacak bir süre de yayın yönetmenliği yaptım.
Bu görevleri iki uç olarak görürsek arada kalan zamanda mesleğin her noktasında çalıştım. Muhabirlik, yazı işleri, matbaa, ekler, dış haberler müdürlüğü, Washington temsilciliği, istihbarat şefliği, sayfa editörlüğü. Bunların hepsi var CV'mde.
Bu yüzden gazetecilik üzerine ve gazetelerin geleceği hakkında düşünme, bazen laf etme hakkını kendimde görüyorum.
Bana en fazla katkıda bulunan deneyimim, yöneticilik yaptığım sırada bizim dünyamızın iki tarafını da görme imkanına kavuşmamdır.
Diyebilirim ki; yöneticilik sadece yazar olmanın verdiğini sandığım sınırsız sorumsuz davranma alışkanlığından kurtulmamı, deyim yerindeyse biraz olgunlaşmamı sağladı.
Bunca yıllık yazarlık ve kısa da sayılamayacak yöneticilik deneyiminden sonra toplam deneyimim bana gösterdi ki; yazarlar ile gazete yönetimleri arasında çıkan sorunlarda olgun ve alttan alarak davranan daima yönetim tarafı oluyor.
Yazarlar ergenlikten bir türlü kurtulamayan şımarık çocuklar gibi davranmaya devam etmeliler mi?
Herkesin farklı yaşam üslubu ve anlayışı var. Bu yüzden belki genel kurallar koymak yanlış olabilir.
Ancak ben artık her olayda, olayın iki tarafını da görmeye çalışarak daha anlamlı tavırlar alınabileceğini düşünüyorum.
Sabah gazetesi yayın yönetmenine bir yazıyı çıkardı diye ağzına geleni söylenlere bu yüzden 'Biraz durun bakalım da olayı sakin değerlendirelim' anlamına gelen bir yazı yazdım.
Bu yazıyı benim bu dönemimizdeki şartlara uymam ve hatta bunlara boyun eğmem olarak yorumlama manasızlıkları da beklediğim gibi, tahmin ettiğim insanlar tarafından hemen yapıldı doğal olarak.
Halbuki benim dediğim sadece bu döneme özgü koşullarla alakalı değildi. Çok daha genel bir şey söylemeye çalışıyorum. Bence her zaman bugünkü dönem gibiydi.
Bu bağlamda yazar dokunulmazlığı efsanesi hakkında artık bazı acı gerçeklerin açıkça söylenmesine ihtiyaç var.
Yazarlar bu hayatımıza gökten zembille indirilmiş kutsallık mertebesinde önemli varlıklar değildir.
Bizlere yazmamız için verilen köşeler, orada biz her gün yazıyoruz diye babamızın malı değildir.
O köşe, arkasında büyük bir emeğin bulunduğu, büyük risklerin alınarak, büyük paralar harcanarak büyük baskılara karşı durularak oluşturulmuş bir yatırım aracının küçük bir alanıdır o kadar. 'Benim köşem halkın malıdır' şeklinde yalanlar söyleyenler de elbette var ama 'Bizim köşelerimiz patronun malıdır', o kadar basit işte...
Evet iyi bir yazar olabilmek için insanın egosunun biraz şişmesi kaçınılmaz olabilir. Ama onun o şişkinliği başkalarını rahatsız etmeyecek şekilde kontrol altına almak da kendisini bilen yazarın işidir. Yazar kendi egosunun üstüne 'Etrafa verdiğimiz rahatsızlıktan dolayı özür dileriz' yazısı asmayı bilmelidir.
Ne yazık ki ülkemizde kendisini bilen yazar sayısı hayli azdır. Aksine her yazar kendi yazdıklarının kutsal ve dokunulmaz olduğunu düşünmekte, egosu şişkin ergen çocuklar gibi davranmaktadır. Bu karışım yani egosu şişkin ve aynı zamanda ergen olmak hayatta en rahatsız edici, en itici insan tipinin ortaya çıkmasına yetecek formüldür.
Yayın yönetmenlerinin asıl görevleri, işlerinin aslı zor olan yanı, haberlerin ve köşe yazılarının 'dokunulmazlığı' ile bulunduğu kurumun genel çıkarı arasında uzlaşma sağlamaktır.
Eğer binlerce insanın ekmek yediği, büyük riskler alınarak, büyük paralar harcanarak oluşturulmuş bir kurum bir gün yazarın 'Ben istediğim her şeyi istedğim gibi gibi yazarım, bana kimse karışamaz' tavrı nedeniyle eğer risk altına alınacaksa, o zaman yayın yönetmeni, ilk önce yazarı nedenlerini ortaya koyarak yazısını değiştirmeye veya geri çekmesine ikna edecektir. Ama karşısındaki 'Çocukluk hastalıklarından' kurtulamamış bir kişi ise ve direniyorsa o zaman da yazıyı kendi inisiyatifini kullanarak yayınlamayacaktır.
Ben çocukluk hastalıklarımdan henüz kurtulamadığım dönemlerde bugün bana gazetecilik dersleri vermeye çalışan insanların hayal bile edemeyeceği şiddette kavgalar yaptım, inatlaştım. İşimi de kaybettiğim oldu ve hatta bir dönem aç bile kaldım. (Bu benim paralı gazeteci olmayı yeterince arzu etmemiş olmamdan kaynaklanan bir durum olabilir miydi acaba?..).
Mütevazı olmamla tanınan insan değilim ben. Ama gazetelerin de sadece benim gibi insanların yazı yazabilmesi için çıktığını filan düşünmüyorum. Egomun içinde boğulmadım, dünyanın en önemli insanı da değilim. Yazıma karşı sorumluluğum olduğu kadar içinde çalıştığım kurumlara da karşı sorumluluklarım var. Aslında bu basit bir iç denge tavrıdır, herkese de bunu tavsiye ediyorum. İsteyene dengeye ulaşması için yardımcı da olabilirim...