AKŞAM GAZETESİ | Deniz Ülke Arıboğan | 2009-08-30

kategori2

Yeni Zafer Bayramlarına...

Dün 30 Ağustos Zafer Bayramı'nı büyük bir coşkuyla kutladık. Yurdun dört bir yanında askeri geçitler, resepsiyonlar, törenler vardı. Bu bayramın daha militer bir havası ve içeriğinin olduğu zaten bilinir. Bu kez de yine ev sahipliği önemli ölçüde askerlerce yapıldı. Bir yandan askeri şura ve ardından devir teslim törenleri bir yandan da bayram derken, TSK açından zorlu ağustos maratonu tamamına erdi.
Bu yıl bilboardlar 'güçlü ordu güçlü Türkiye' sloganı ile süslenmişti. Çok sıradan ve alışageldik bir klişe gibi görünmekle birlikte, içerik açısından çok önemli bulduğum bir ifadeydi bu. Zira tamamıyla aynı kanaatteyim; 'güçlü ordu güçlü Türkiye; zayıf ordu etkisiz Türkiye' demek.
Bugün müsaadenizle sevgili genel yayın yönetmenimiz İsmail Küçükkaya'nın hazırlamış olduğu Cumhuriyetimize Dair kitabında bu konu ile ilgili olarak söylediklerimden bazı alıntılar yapmak istiyorum.
'Asker eline yasal olarak silah kullanma yetkisi verilmiş üç kurumdan biri; emniyet, istihbarat ve güvenlik teşkilatlarının bu gücü var. Eline silah verilenin, kendisine tanınan sınırlar içerisinde kalarak yetkisini aşmaması ve bu gücü suiistimal etmemesi çok önemli. Aksi halde sizi kötülere karşı korumakla yükümlü olan kimseler baş kötü haline gelebiliyor. Bu çok daha incitici. Hırsızın hırsızlık yaptığı bir ortam güvensizdir, ama polisin hırsız olduğu bir ortam düzensizdir, anarşiktir... Siyasetle ilgilenme kararında olan bir silahlı gücü, sivil yapıların engellemesi kolay değil. O silahlı gücün böyle bir eğilim içerisine girmesini engelleyecek yasal mekanizmaların ve geleneklerin oluşturulması gerekli.'(s.214)
'Devlet olgusuyla bire bir özdeşleşmiş, hatta devlete rengini vermiş bir kurumdan söz ediyoruz. Gücünün temelinde yalnızca darbe yapabilen siyasete müdahale edebilen bir kurum olması yatmıyor. Sosyal ve kültürel sebepleri de var. Türkiye'nin her bölgesinde köyünde mezrasında örgütlenmiş tek güç TSK. Her Türk erkeği belirli bir yaşa geldiğinde bu bünyeye giriyor ve belli bir eğitimden geçerek biçimlendiriliyor. Erkek adam oluyor, bilmeyen okuma yazmayı, yıkanmayı, konuşmayı, yemek yemeyi öğreniyor. Gerçek bir okul yani. Sonra da askerlik anılarını anlatmaktan bıkmıyorlar. Geride kalanlar ise evlatları, eşleri, nişanlıları askerde diye toplumsal bir statü kazanıyor, gururla bekliyorlar... Toplum arkada kalanı sahipleniyor, ayrıcalıklı kılıyor. Askerliğini yapan herkes tek tip Mehmetçik olarak algılanıyor. Her Mehmet, oğlumuz Mehmet, sözlümüz Mehmet oluyor... Askerimizi sevmemiz evladımızı sevmemizden farklı değil. Kusur da işlese, yaramazlık da yapsa, bizim çocuğumuz, bizden bir şey.'(s.215)
'Türkiye'de TSK'ya yönelik eleştiriler demokratikleşme, özgürleşme, sivilleşme bağlamında yapılsa bile, özünde TSK'nın uluslararası etkinliğini de vuruyor. Kendi ordusunu kendisi yere seren bir ülke olmayı başarmak üzereyiz. Bu noktada TSK'nın demokratik süreçlere ve iç düzene müdahalesinin engellenmesi ile zayıflatılması arasında bir ayrım yapılmasını çok önemli buluyorum.' (s.221)
TSK'nın siyasete müdahaleleri konusunda eleştiri getirenlerin kimi zaman haklılık payı olsa da, çok temelden yapılan yıpratıcı eleştiriler askerleri tutumları açısında değil kurumsal olarak hedef alıyor... Derin münasebetlerden, darbelerden, strateji yoksunluğundan ve zaaflardan söz edilip, yeni bir imaj kurgulanmaya çalışılıyor. Bu noktada askerin hatası da hemen öfkelenmek ve yapılana karşı kendinden beklenen tepkiyi göstermek. Oysa bu konu siyasi ve stratejik bir bakış açısıyla ele alınmalı. Bu da bir cephe ve tüm boyutlarını görmeden içine atlamak mağlubiyeti garantiliyor. İşin kötü tarafı burada kazanan taraf, asla Türkiye değil. Türkiye'nin askeri kaynağı ile entelektüel kaynağı birbirine giriyor. Biri bilginin gücünü diğeri kaba gücü simgeliyor ve her ikisine de ihtiyaç var.' (s.221) 
Bir arada, birbirimizi tamamlayarak ve anlamaya çalışarak 21. yüzyıla yakışan yeni zaferler üretmemiz mümkün değil mi acaba?