Benim aklımdan geçeni New York Times film eleÅŸtirmeni A.O. Scott dillendirmiÅŸ. Geçen hafta 59 yaşında kalp krizinden ölen efsanevi yönetmen John Hughes'u andığı yazısında: 'John Hughes'un Michael Jackson'dan çok kısa bir süre sonra ölmesi biraz ürkütücü geliyor. Kendisini ebedi gençliÄŸe mahkum eden 80'lerin bir baÅŸka popüler kültür imgesi daha...'
YaÅŸları 30-40 civarında olanların çok iyi bildiÄŸi gibi John Hughes 80'li yıllar demekti. Özellikle Amerikan popüler kültürüyle yoÄŸrulmuÅŸlar için onun etkisinin olmadığı bir çocukluk, bir geçmiÅŸ, bir hatıra düÅŸünülemezdi.
Benim John Hughes'la daha özel bir iliÅŸkim var... Tanıdığımı falan sanmayın. Ama John Hughes'un 80'li yıllarda beyazperdeye aktardığı o masalsı dünyayla yollarım kesiÅŸtiÄŸi için.
Chicago'nun kuzeyini mesken edinmiÅŸ, oradan çıkma bir yönetmendi Hughes. Benim de aÅŸina olduÄŸum semtleri, sokaklarına filmlerine taşımış ve bir anlamda bu soÄŸuk Amerikan banliyölerini ölümsüzleÅŸtirmiÅŸti.
'The Breakfast Club'ı ilk izlediÄŸim an belleÄŸimde somut bir ÅŸekilde duruyor. Halının üzerine uzanmış, tam da filme uygun bir cumartesi sabahı televizyondan izliyordum hafta sonu okulda 'cezaya' kalan gençlerin hikayesini...
Sanırım tam da o hafta okuldan ceza almıştım, bir akÅŸamüstünü sınıfta oturarak geçirmek zorunda kalmıştım. 'The Breakfast Club'a kadar bunun eÄŸlenceli bir tecrübe olacağını bilmiyordum tabii ki.
Gözümü ayırmadan ekran başında kaldığım o iki saatten sonra hep duyduÄŸum ama bir türlü kökenini bilemediÄŸim 'Don't You Forget About Me' ÅŸarkısı hiç unutulmayacak bir ÅŸekilde yer etti bende. Daha ilk izleyiÅŸte bütün sahneleri ezbeleyebildim...
Ve sonra hep ceza almaktan korkmayan bir öÄŸrenci oldum.
John Hughes, çocuk olmakla, öÄŸrencilikle ve de tabii ki 80'lerle ilgili çok tanıdık bir dünyayı beyazperdeye yansıtıyordu. Hemen herkesin kendisini özdeÅŸleÅŸtireceÄŸi bir karakter bulması mümkündü filmlerinde.
Kızlar, 16. doÄŸum günü unutulan bir Molly Ringwald, erkeklerse babasının arabasını ödünç alıp okulu kıran Ferris Bueller'dı o yıllarda... Kim Ferris Bueller'ın bir gün büyüyüp Carrie Bradshaw'la evleneceÄŸini tahmin ederdi o günlerde?
Åžimdi Hughes'un ardından yazılan yazılara baktığımda onu her ananın adını kendi çocukluÄŸuyla beraber hatırlaması bundandır. Neredeyse okul bitince bütün iletiÅŸimin koptuÄŸu eski bir okul arkadaşının haberini almak gibi John Hughes'un ölümü... 80'lerden sonra sadece tek bir film çekmiÅŸ olması, yaratığı o masalsı öÄŸrencilik dünyasından mezun olur olmaz bir baÅŸka gençlik hikayecisi JD Salinger gibi münzevileÅŸmesinin anlaşılır sebepleri var: Hepimiz büyüyoruz iÅŸte, demek ki o da bizimle beraber büyüdü.
John Hughes tarihte yönettiÄŸi en iyi dört filmiyle hatırlanacak: 'Sixteen Candles', 'The Breakfast Club', 'Weird Science' ve 'Ferris Bueller's Day Off'...
Bu dört film bir dönemi, o dönemin alışkanlıklarını, modasını, müziÄŸini, davranış biçimlerini anlamak açısından da masalsı bir belgesel olarak görülebilir.
Bir süredir Judd Apatow isimli bir yönetmene sarmış durumdayım. Toplam üç film yöneten Apatow, bugünlere damgasını vuruyor ve ileriye 2000'li yıllara dair Hughes gibi belge bırakan bir yönetmene dönüÅŸüyor.
Bir gün belki de hepimiz geriye dönüp bakınca 'Knocked Up'taki iÅŸsiz güçsüz Seth Rogen'la özdeÅŸleÅŸtiÄŸimizi göreceÄŸiz.
Bu galiba Hollywood'da bir kavuk... Apatow'dan önce bağımsız hareketinin öncülerinden Kevin Smith de filmleriyle 90'lı yılları tanımlamıştı. 'Chasing Amy'de bir araba sahnesi var ki, hala gözüm dolar.
Hughes, Smith ve Apatow'un ortak özellikleri sadece bir dönemi, bir kuÅŸağı ekrana yansıtmak deÄŸil, sinemasal olarak da aÅŸağı yukarı aynı oyuncularla ilerlemeleri. Hughes 'Brat Pack'i kullanıyordu cast olarak, Kevin Smith'in 'Ben Affleck, Jason Mews, Jason Lee' üçlüsüne karşılık Apatow'un da 'Seth Rogen, Paul Rudd, Jason Segel ve Jonah Hill' dörtlüsü var.
Bir gün bu adamları da tıpkı John Hughes gibi hatırlayacağımız kesin.
A.O. Scott yazısını '[Michael Jackson ve John Hughes'un] Ölümleri bana kendimi yaÅŸlı hissettiriyor. Ama ondan daha da ötesi, kendimi daha hala ergenliÄŸi çözemememiÅŸ, hayatın uzun bir John Hughes filmi gibi geçtiÄŸini hisseden bir kuÅŸaÄŸa ait olduÄŸumu düÅŸündürüyor.'
Dün bütün gün dört John Hughes filmini arka arkaya izleme isteÄŸi oluÅŸtu bende.
Sonra zaman zaman yaptığım gibi Chicago'ya gitmek, arabayla çocukluÄŸumun sokakları arasında dolaÅŸmak, John Hughes'un ölümsüzleÅŸtirdiÄŸi sokaklara bakmak istedim.
Elbette, ikisini de yapamadım... Ama oturdum bu yazıyı yazdım.
Türkiye'deki bir hayranından çocukluÄŸumuzu daha güzel yaÅŸamamıza sebep olan John Hughes'a saygılarla.
HoÅŸ geldin Yurtsan
Dün sevindirici bir haber aldık... Yurtsan Atakan da aramıza katıldı ve bundan böyle hafta sonları teknoloji yazıları yazacak. Daha dergicilik yaptığı yıllardan beri yakından takip ettiÄŸim bir yazardır Yurtsan Atakan. Sadece teknoloji deÄŸil, her ÅŸeyi çok güzel yazar. Türk Basını'nın gerçek anlamda gusto sahibi, bilgili ve konusuna hakim yazarlarındandır.
Hürriyet'in böylesi deÄŸerli bir kalemden neden vazgeçtiÄŸini hiçbir zaman anlamadım. Tanıdığım bütün iyi gazete okurları onu hiç kaçırmadan takip ediyordu...
BaÅŸka yere yazmak, gazeteye benzemiyor... Åžimdi yeniden gazete kağıdının havası alan Yurtsan eskisinden çok daha çarpıcı olacaktır kuÅŸkusuz...
Bir not da AKÅžAM yönetimine...
Yurtsan Atakan gibi bir imzayla anlaşıp onu teknolojiye hapsetmek hem onun kalemine hem de okura haksızlık. O tam da gazetemizin ihtiyacı olduÄŸu türde bir lifestyle yazarı... Umarım hazır gelmiÅŸken etinden ve sütünden faydalanılır...
KISA BİR ARA
Yıllık iznimin bir bölümünü kullanma sırası bende... Åžu andan itibaren telefonumu kapatıyorum, medya orucu baÅŸlıyor ve bir süreliÄŸine kayboluyorum... GörüÅŸmek üzere...