Oray EÄŸin oray.egin@aksam.com.tr

kategori2

Hıncal, Ayşe ve bir eşek

Hıncal Abi, ser veriyor sır vermiyor. Haftaiçinde bir dost meclisinde buluÅŸtuÄŸumuzda bol bol güldük, dedikodu yaptık. Araya yaz girdiÄŸi için çoktandır bir araya gelememiÅŸtik; hasret giderdik. Ama o akÅŸam AyÅŸe Arman'la verdiÄŸi röportaja dair tek bir kelime etmedi. Haftasonu Hürriyet Pazar'da elleri kelepçeli, gözü baÄŸlı ve ÅŸimdiden tartışılan fotoÄŸraf karelerinin eÅŸlik ettiÄŸi söyleÅŸiyi görünce herkes gibi ben de ÅŸoke oldum. En azından bizi hazırlayabilirdi, diye içimden geçti...

Röportajı pazar gününün ilk saatlerinde Hürriyet'in internet sitesi güncellenince gördüm. Dayanamadım, hemen twitter'a 'Bu röportaj YILLARCA hatırlanacak ve tartışılacak' yazdım.
Dün, Milliyet'ten Asu Maro buna karşılık 'FotoÄŸraflar hatırlanacak ama röportajın kendisinde öyle büyük harfle YILLARCA tartışılacak bir ÅŸey yok'  yazmış. Bugünlerde epey yankı bulan bir tezime de itirazlarını sıralamış: 'Bu mesleÄŸi yaparken birinci kriterin ne olursa olsun konuÅŸulmak' olduÄŸuna da inanmıyormuÅŸ.
Röportajı okuduÄŸum ilk saatlerden beri düÅŸünmeye baÅŸladım. İlk tepkim 'Ne gerek vardı' oldu, sonradan düÅŸüncelerim 'Bu bir gazetecilik mi' eksenine doÄŸru kaymaya baÅŸladı.
Açıkçası, gazetecilikte pek çok alanda öncü olmasına raÄŸmen meslek hayatının en zorlu dönemini yaÅŸayan Hıncal Uluç'a da bazı itirazlarım olacaktı. Hıncal Abi, birkaç yerden kuÅŸatma altında. Hiç olmadığı kadar saldırılara açık, her gün yeni bir cephe açılıyor ona karşı. DüÅŸman ittifaklara sömürülmeye bu kadar açık malzeme vermek doÄŸru mu, diye aklımdan geçti. Bütün bunları tartışabiliriz diye düÅŸündüm...
Neyse...
Üzerine uyuyunca düÅŸüncelerim de deÄŸiÅŸti doÄŸal olarak. Bir kere tam da tahmin ettiÄŸim gibi AyÅŸe Arman'ın Hıncal Uluç röportajı tartışılmaya baÅŸlandı. Hatta Asu gibi 'tartışılmasını' tartışmaya açanlar bile oldu. Kıyafetten sıpalara kadar üzerine yorumlar yapıldı, yapılıyor. Bu fotoÄŸraflar önümüzdeki yıllarda ısıtılıp ısıtılıp önümüze sunulacaktır.
Sonunda söyleÅŸinin 'boÅŸ yere' yapılmadığına karar verdim. AyÅŸe Arman özel hayatına epey aÅŸina olduÄŸumuz bir gazeteci, Hıncal Uluç ise yıllardır sweetheart'larıyla, Holly'siyle özel hayatını mit haline getirmiÅŸ merak etmemizi saÄŸlamış bir isim. Haber deÄŸeri var mı, var.
Son günlerde çok fazla kullanıyorum 'red herring' kelimesini; bir durumu dikkat dağıtarak kasten çarpıtma anlamına geliyor.
Ben bu röportajın da bir 'red herring' yani kasıtlı çarpıtma dolu olduÄŸunu düÅŸünüyorum. Mesele ne AyÅŸe Arman'ın kostümü, ne Hıncal Uluç'un cinsel tecrübesi.
Dolayısıyla bu söyleÅŸinin asıl amacı salt 'konuÅŸturmak' da deÄŸil.
Altmetninde, bu gibi bir mizansenle, sahnelenmiÅŸ bir görüntüyle, bu söyleÅŸi Türkiye'nin en önemli tabularının konuÅŸulması yönünde bir adım bence. İki tabudeviren gazetecinin bunu kestirmemiÅŸ olması mümkün mü zaten?
Türkiye'nin en büyük gazetesinde, üstelik Ramazan'da, iki koca sayfa, bir de kapaktan, cinsellik konuÅŸuluyor. Pek çoklarına itici, rahatsız edici, tiksindirici gelen gerçeklerle.
Murathan Mungan ayağına kırmızı topuklar giyip 'VaroÅŸ çocukları daha iyi seviÅŸir' dediÄŸinde bu kadar olay olmaz, çok daha kolay unutulur. Çünkü o an zaten toplum gözünde marjinal olarak deÄŸerlendirilen bir figürün o marjinal imajına uygun açıklamalarını okuruz. Beklentimize denk bir sonuç çıkar karşımıza.
Oysa AyÅŸe Arman ve Hıncal Uluç gibi ÅŸehirli hayatı yücelten iki gazeteci, cinsellik sohbetinin altında Türkiye'nin kendi içinde yaÅŸadığı, sakladığı, bugüne kadar hiç kimsenin yüksek sesle telaffuz etmediÄŸi bir toplumsal gerçeÄŸi bağıra bağıra tartışıyor. Ve tecrübeleri meslekteki imajlarından çok daha farklı, bu yüzden de ÅŸaşırtıcı, beklenmedik.
Özünde, Türkiye'nin aile sırlarını sokaÄŸa döküyorlar. Ancak bu aile sırları sokaÄŸa döküldüÄŸünde bu topraklardaki sapkın cinsel yaÅŸamla ilgili bir sonuç alınabilir. Türkiye'deki pek çok meselesinin altında insanların yerli yerine oturmamış cinsel hayatlarının, eksikliklerinin, çarpıklıklarının olduÄŸunu bilmiyor muyuz?

Nereden nereye...
Çok deÄŸil, daha 1970'de Sevgi Soysal'ın 'Yürümek' adlı romanı içindeki 'eÅŸekle cinsel münasebet' sahnesi yüzünden yasaklandı; bir roman, bir kurgu olmasına raÄŸmen yargılandı.
Kendimizle yüzleÅŸmekten ne kadar aciz olduÄŸumuzun göstergesi deÄŸil mi?
Bugün neresinden bakarsanız bakın 'ailemizin gazetesinde' gerçek olarak bunların konuÅŸulması olumlu bir geliÅŸmedir.
'KonuÅŸulacaksa' bence bu röportaj, bu yönüyle de konuÅŸulmalı.

Bizim kuşağın maceracısı eksik
Amerika'da Neil Postman'ın 'Amusing Ourselves to Death' kitabını derste okutan bir öÄŸretim üyesi öÄŸrencilerine ödev olarak 'teknoloji orucu' vermiÅŸ. 24 saat boyunca teknolojinin bütün nimetlerinden yoksun yaÅŸayacaklarmış. Bir kısmı dayanamamış, orucu bozmuÅŸ. Bir kısmı ise arkadaÅŸlarının evine yürümek, kitap okumak, sokakta dolaÅŸmak gibi 'yeni' alışkanlıklar keÅŸfetmiÅŸ.
Bugün bir teknoloji orucu imkansız gibi görünüyor. Telefonu kapatmak, İnternet'ten uzak kalmak günümüzün önemli lüksleri. Yapabilene helal olsun.
Bugünkü ortamda Christopher McCandless gibi bir kahraman çıkar mı, bilinmez. McCandless, özellikle maceraperest, doÄŸa düÅŸkünü gezginler için bir idol. 1990'da kendisine sunulan garantili geleceÄŸi bırakıp, sırt çantasını takarak yola çıkan, paralarını yakan, arabasını  terk eden ve dört ay boyunca Alaska'da bir yerde terk edilmiÅŸ 'sihirli bir otobüs'te yaÅŸayıp can vermiÅŸ biri...
Bugün o otobüs hala yerinde, ziyaretçi akınına uÄŸruyor.
McCandless'ın hikayesi Sean Penn'in yönettiÄŸi 'Into the Wild' filmiyle kitlelere yayıldı. Ondan önce de Jon Krakuer'in bugünlerde Türkçe'de de yayımlanan (en sevdiÄŸim yayınevi Siren Kitap tarafından) 'Yabana DoÄŸru' kitabından biliyoruz.
Bugünlerde atladığım kitapları, filmleri bitirmeye çalışıyorum. McCandless'ın hikayesine de geçenlerde bir gece vakti takıldım 'Into the Wild'a. Beni tahmin ettiÄŸimden daha fazla etkiledi, daha fazla acıttı filmi.
Sonra kendimi İnternet'te bu konu üzerine yazılanları okumaya verdim. Alaska'nın fotoÄŸraflarına baktım Google Earth'den. Otobüsü buldum, ziyaretçilerin tecrübelerini okudum. GitmiÅŸ, görmüÅŸ kadar oldum...
McCandless dünyayla temasını koparıp orada-büyük ihtimalle yediÄŸi zehirli bir ot yüzünden-can verdiÄŸinde bizleri evlerimize daha fazla baÄŸlayan bir teknolojik devrim henüz emekleme aÅŸamasındaydı.
Åžimdi, oturduÄŸumuz yerden McCandless'ın tecrübesine ortak olabiliyoruz. Bu ne derece adil, düÅŸünmeden edemiyorum. Bizim yaÅŸadığımız garantili, tehlikesiz, riski olmayan bir tecrübe.
Oysa McCandless can verdi.
BoÅŸ yere öldü de diyebilirsiniz. İdealleri ve hayalleri uÄŸruna da... Mutlu muydu, kendi kararından piÅŸman mı oldu bilmiyoruz, hiçbir zaman da bilmeyeceÄŸiz.
Benim takıldığım başka bir şey...
Günümüzde tecrübe yaÅŸamanın oturduÄŸumuz yere geldiÄŸi bir dünyadan yeni maceracılar, sırt çantasını alıp kendini yola vuranlar, gözünü karartanlar çıkacak mı?
Yoksa 90'ların o güzel havasında yok mu oldu bu maceracı ruh da?



Yasal Uyarı: TurkMedya internet sitelerinde yayınlanan haberler ve köşe yazılarının tüm hakları TurkMedya Yayın Grubuna aittir. Kaynak gösterilerek dahi haberin veya köşe yazısının tamamı yazılı izin alınmaksızın kullanılamaz.
Sadece alıntı yapılan haberin veya köşe yazısının bir bölümü, alıntı yapılan habere/yazıya aktif link verilerek kullanılabilir.

Copyright Türkmedya A.Ş. Akşam Gazetesi Güneş Gazetesi Tercüman Gazetesi Autocar Dergisi Alem Dergisi FourFourTwo Dergisi Eve Dergisi Platin Dergisi Stuff Dergisi Maxim Dergisi Alem FM 89.2 Lig Radyo 92.3