AKŞAM GAZETESİ | Oray Eğin | 2009-09-02
Benim aklımdan geçeni New York Times film eleştirmeni A.O. Scott dillendirmiş. Geçen hafta 59 yaşında kalp krizinden ölen efsanevi yönetmen John Hughes'u andığı yazısında: 'John Hughes'un Michael Jackson'dan çok kısa bir süre sonra ölmesi biraz ürkütücü geliyor. Kendisini ebedi gençliğe mahkum eden 80'lerin bir başka popüler kültür imgesi daha...'
Yaşları 30-40 civarında olanların çok iyi bildiği gibi John Hughes 80'li yıllar demekti. Özellikle Amerikan popüler kültürüyle yoğrulmuşlar için onun etkisinin olmadığı bir çocukluk, bir geçmiş, bir hatıra düşünülemezdi.
Benim John Hughes'la daha özel bir ilişkim var... Tanıdığımı falan sanmayın. Ama John Hughes'un 80'li yıllarda beyazperdeye aktardığı o masalsı dünyayla yollarım kesiştiği için.
Chicago'nun kuzeyini mesken edinmiş, oradan çıkma bir yönetmendi Hughes. Benim de aşina olduğum semtleri, sokaklarına filmlerine taşımış ve bir anlamda bu soğuk Amerikan banliyölerini ölümsüzleştirmişti.
'The Breakfast Club'ı ilk izlediğim an belleğimde somut bir şekilde duruyor. Halının üzerine uzanmış, tam da filme uygun bir cumartesi sabahı televizyondan izliyordum hafta sonu okulda 'cezaya' kalan gençlerin hikayesini...
Sanırım tam da o hafta okuldan ceza almıştım, bir akşamüstünü sınıfta oturarak geçirmek zorunda kalmıştım. 'The Breakfast Club'a kadar bunun eğlenceli bir tecrübe olacağını bilmiyordum tabii ki.
Gözümü ayırmadan ekran başında kaldığım o iki saatten sonra hep duyduğum ama bir türlü kökenini bilemediğim 'Don't You Forget About Me' şarkısı hiç unutulmayacak bir şekilde yer etti bende. Daha ilk izleyişte bütün sahneleri ezbeleyebildim...
Ve sonra hep ceza almaktan korkmayan bir öğrenci oldum.
John Hughes, çocuk olmakla, öğrencilikle ve de tabii ki 80'lerle ilgili çok tanıdık bir dünyayı beyazperdeye yansıtıyordu. Hemen herkesin kendisini özdeşleştireceği bir karakter bulması mümkündü filmlerinde.
Kızlar, 16. doğum günü unutulan bir Molly Ringwald, erkeklerse babasının arabasını ödünç alıp okulu kıran Ferris Bueller'dı o yıllarda... Kim Ferris Bueller'ın bir gün büyüyüp Carrie Bradshaw'la evleneceğini tahmin ederdi o günlerde?
Şimdi Hughes'un ardından yazılan yazılara baktığımda onu her ananın adını kendi çocukluğuyla beraber hatırlaması bundandır. Neredeyse okul bitince bütün iletişimin koptuğu eski bir okul arkadaşının haberini almak gibi John Hughes'un ölümü... 80'lerden sonra sadece tek bir film çekmiş olması, yaratığı o masalsı öğrencilik dünyasından mezun olur olmaz bir başka gençlik hikayecisi JD Salinger gibi münzevileşmesinin anlaşılır sebepleri var: Hepimiz büyüyoruz işte, demek ki o da bizimle beraber büyüdü.
John Hughes tarihte yönettiği en iyi dört filmiyle hatırlanacak: 'Sixteen Candles', 'The Breakfast Club', 'Weird Science' ve 'Ferris Bueller's Day Off'...
Bu dört film bir dönemi, o dönemin alışkanlıklarını, modasını, müziğini, davranış biçimlerini anlamak açısından da masalsı bir belgesel olarak görülebilir.
Bir süredir Judd Apatow isimli bir yönetmene sarmış durumdayım. Toplam üç film yöneten Apatow, bugünlere damgasını vuruyor ve ileriye 2000'li yıllara dair Hughes gibi belge bırakan bir yönetmene dönüşüyor.
Bir gün belki de hepimiz geriye dönüp bakınca 'Knocked Up'taki işsiz güçsüz Seth Rogen'la özdeşleştiğimizi göreceğiz.
Bu galiba Hollywood'da bir kavuk... Apatow'dan önce bağımsız hareketinin öncülerinden Kevin Smith de filmleriyle 90'lı yılları tanımlamıştı. 'Chasing Amy'de bir araba sahnesi var ki, hala gözüm dolar.
Hughes, Smith ve Apatow'un ortak özellikleri sadece bir dönemi, bir kuşağı ekrana yansıtmak değil, sinemasal olarak da aşağı yukarı aynı oyuncularla ilerlemeleri. Hughes 'Brat Pack'i kullanıyordu cast olarak, Kevin Smith'in 'Ben Affleck, Jason Mews, Jason Lee' üçlüsüne karşılık Apatow'un da 'Seth Rogen, Paul Rudd, Jason Segel ve Jonah Hill' dörtlüsü var.
Bir gün bu adamları da tıpkı John Hughes gibi hatırlayacağımız kesin.
A.O. Scott yazısını '[Michael Jackson ve John Hughes'un] Ölümleri bana kendimi yaşlı hissettiriyor. Ama ondan daha da ötesi, kendimi daha hala ergenliği çözemememiş, hayatın uzun bir John Hughes filmi gibi geçtiğini hisseden bir kuşağa ait olduğumu düşündürüyor.'
Dün bütün gün dört John Hughes filmini arka arkaya izleme isteği oluştu bende.
Sonra zaman zaman yaptığım gibi Chicago'ya gitmek, arabayla çocukluğumun sokakları arasında dolaşmak, John Hughes'un ölümsüzleştirdiği sokaklara bakmak istedim.
Elbette, ikisini de yapamadım... Ama oturdum bu yazıyı yazdım.
Türkiye'deki bir hayranından çocukluğumuzu daha güzel yaşamamıza sebep olan John Hughes'a saygılarla.
Hoş geldin Yurtsan
Dün sevindirici bir haber aldık... Yurtsan Atakan da aramıza katıldı ve bundan böyle hafta sonları teknoloji yazıları yazacak. Daha dergicilik yaptığı yıllardan beri yakından takip ettiğim bir yazardır Yurtsan Atakan. Sadece teknoloji değil, her şeyi çok güzel yazar. Türk Basını'nın gerçek anlamda gusto sahibi, bilgili ve konusuna hakim yazarlarındandır.
Hürriyet'in böylesi değerli bir kalemden neden vazgeçtiğini hiçbir zaman anlamadım. Tanıdığım bütün iyi gazete okurları onu hiç kaçırmadan takip ediyordu...
Başka yere yazmak, gazeteye benzemiyor... Şimdi yeniden gazete kağıdının havası alan Yurtsan eskisinden çok daha çarpıcı olacaktır kuşkusuz...
Bir not da AKŞAM yönetimine...
Yurtsan Atakan gibi bir imzayla anlaşıp onu teknolojiye hapsetmek hem onun kalemine hem de okura haksızlık. O tam da gazetemizin ihtiyacı olduğu türde bir lifestyle yazarı... Umarım hazır gelmişken etinden ve sütünden faydalanılır...
KISA BİR ARA
Yıllık iznimin bir bölümünü kullanma sırası bende... Şu andan itibaren telefonumu kapatıyorum, medya orucu başlıyor ve bir süreliğine kayboluyorum... Görüşmek üzere...