AKŞAM GAZETESİ | Oray Eğin | 2009-09-02
Bir gün gecikmeyle tatilden döndüm... Tatilin de kendine göre bir yorgunluğu oluyor, insan eve girince biraz dinlenmek, tatili üzerinden atmak ve kendine gelmek istiyor. Görenler, yüzümün dinlendiğini ve bu tatilin iyi geldiğini söylüyor bana. Göz ucuyla gazete okumak, tutabildiğim kadar 'medya orucu', yazı yazmamak, twitter'la oyalanmak ve denize açılmak yenilemiştir illa ki beni...
Uzun ve yorucu bir kış olacağa benziyor önümüzde... Bunun ilk sinyallerini de alıyorum. O yüzden biraz olsun tatil yapabilmek iyi geldi...
Neden 'uzun ve yorucu' bir kış peki... Çünkü bir yerlerden düğmeye basıldı, emirler alındı ve askerler saldırıya geçti. Serdar Turgut'un dediği gibi medyada 'kan akmaya' başlayacak. Bunun için birileri yıllardır pusuda beklerken diş biledi, şimdi harekete hazırlanıyorlar.
Bir yerlerde tasfiye listeleri hazırlanıyor... Birileri medyanın geleceğini Cemaat'in ve hükümetin ışığında yeniden tasarlamak istiyor. Muhalif sesler kısılsın, bağımsız gazeteciler sindirilsin isteniyor. Böylece medyadaki herkes ama herkes biat kültürüne boyun eğsin. Bunun için çalışmalar yapılıyor, ortalıkta listeler dolaşıyor. Bu işin trafik polisliğini de bir dershane hocasına verdiler; garip ama gerçek.
Bir başka dinci gazete telefonlarda yapılan geyik muhabbetlerini sürmanşete çıkarıyor. Pornografiye meraklarından olsa gerek başkalarının özel hayatına çok meraklılar. Gündelik, sıradan sohbetlerden bile kendilerince haber çıkarmaya çalışıyorlar. Niyetlerini okuyamadığımızı mı düşünüyorlar; amaç birilerini fişlemek, damgalamak, belli bir güruhun adamı gibi göstermek...
Bütün bunlarla eş zamanlı bir şekilde tetikçiler de silahlarına sarıldı ve 'şebekenin' ortak hedeflerine karşı mermi boşaltmaya çalışıyorlar...
Bunların hiçbirinin tesadüf eseri, birbirinden bağımsız ve bireysel saldırılar olduğunu düşünmüyorum. Bu iş sistematik... Şimdilik sadece işaret fişeği çakıldı, önümüzdeki günlerde daha da çirkin belaltı haberler yapacaklar, sindirmek için Goebbels'den öğrendikleri türlü tuhaf ama çirkin yöntemleri uygulayacaklar. Göreceksiniz...
Çünkü düğmeye basıldı...
Vur emri alındı...
Dahası, geçmişi var bu işlerin. Başka gazetecilerin ihbar ettiği meslektaşların başına neler geldiğini biliyoruz. Sistematik olarak dinci-yandaş-muhbir basının saldırdığı insanların nasıl iddianamelerin baş aktörü olduğunu da. Telefon kayıtları sızdırılanlara yönelik oluşturulan tehdit havasının nasıl işlediğini de gördük...
Bu bir şebeke işi... Bu bir sistematik operasyon... Son muhalif ses kısılana kadar da susmayacaklar.
Aynı Ertuğrul Özkök'ün yazdığı gibi... İşte şimdi ben de buradan kamuoyuna duyuruyorum: Benim kapımın önüne çarpı atıldı... Gazetecilik yapmanın, bağımsız kalmanın, muhalif olmanın bedelini ödetmek için; intikam, kan ve rövanş için harekete geçtiler. Sıra başkalarına da gelecek, başkaları da uykularından uyandırılacak, fişlenecek ve bir sabah kapılarının önüne çarpı atıldığını görecekler.
Sindirmek, korkutmak, susturmak, geri adım attırmak istiyorlar...
Oysa ki ben de biraz Cemaat'e göz kırpsaydım, Altan kardeşler, Emre Aköz ya da Oral Çalışlar gibi kalemimi şebekenin hizmetine sunsaydım, düşüncelerimi belli bir misyonun sözcülüğü için kullansaydım emin olun huzur içinde olurdum... El üstünde tutulurdum, uçaklarda ağırlanırdım, Pennsylvania'ya davet edilirdim, Başbakan'la 'yemekli ev toplantıları' düzenlerdim...
Onun yerine uzun ve yorucu bir kışa hazırlanıyorum...
Neyse ki tatilde bol bol enerji depoladım, hepsiyle vuruşacak, hepsini püskürtecek kadar gücüm var...
Tatil notlarım (bölüm bir)
Bodrum'un içi yeniden moda oluyor... Marina tarafında açılan birkaç restoran 'cazibe merkezi' haline gelmiş... Aynı gece milli çapkın İlker Mengi ve Sema Çelebi'yi ayrı ayrı gördüm; belli ki Türkbükü'nden kaçanlar buraya geliyor...
Hamak Cafe, Ferdi Özbeğen ve müritlerinin buluşma mekanı... Her akşam oranın önündeki masada öyle bir muhabbet dönüyor ki, bağımlısı oluyorsunuz... Ali Poyrazoğlu ve Fatih Ürek de masadaysa espriler birbiri ardına patlıyor... Bodrum'da Ferdi Özbeğen'in doğumgününe de katıldım; harika bir akşam geçirdim.
Ahmet Hakan'ın doğumgününe iş-güç yüzünden yetişememek içimde derin bir sızı olarak kaldı; büyük bir basiretsizlikti... Binlerce özür... Geçmiş doğumgününü kutlarım, seneye iki sağlam kol, iki sağlam bacak ve sağlam bir parti artık...
Epey gecikmeyle Baskın Oran'ın iki Bodrum kitabını okudum; artık Bodrum içi ve özellikle Kumbahçede'ki gelişmelere (2004'e kadar olanına) epey hakimim. Özellikle 'Enişte Gözüyle Bodrum' çok güzel bir kitap.
Zeki Müren müzesi ne kadar bakımsız... Rivayete göre, müze yapılacağı zaman biraz toparlanmış, yoksa orijinali daha da kötüymüş. 'Paşa' yatak odasında ve verandada yaşar, evinin önündeki motorla Bardakçı'ya gidermiş. Evin geri kalanı da atıl. Hiç mi para harcamamış, hiç mi eve bakmamış, bir şeyler almamış... Gezdikten sonra taziye evinden çıkmış gibi bir sıkıntı kaplıyor içinizi... Dünyadaki başka şöhretlerin evinin müzeleştirilmesinden yola çıkarak Zeki Müren'in evi tekrar ele alınmalı. Bu hali onun görkemine de, tarihine de ayıp...
Medya orucumu zaman zaman aksattığım oldu ama genelde sadıktım... Mümtaz Soysal'ın 'malum' açılım yazısını, tasfiye tartışmalarının bir kısım yansımalarını ve beraberinde dershane hocasıyla röportajları, Ayşe Arman'ın Akif Beki söyleşisini, 'Inglorious Basterds'ın vizyona girmesiyle kopan fırtınayı ve de tabii ki Neşet Ertaş-Nil tartışmasını kaçırdım...
Uçakta Serdar Erener'le karşılaştım ve 'Nil krizi' üzerine sohbet ettik. 'Ne diyeyim ki ben, gerçekten anlayamıyorum' diye samimi olarak dert yandı... 'Ama gerçekten bu kız öyle şişkin egolu, kendini beğenmiş bir kız değildir' diye devam etti, 'Bu topraklara ait her şeyi reddetmelerini kabullenemiyorum.' Bu konuyla ilgili söyleyeceklerimi biriktirdim...
Abdurrahman Dilipak'ın ödemeye mahkum olduğu tazminatla ilgili de diyeceklerim var, gecikmiş olsa da...