AKŞAM GAZETESİ | Oray Eğin | 2009-09-02

kategori2

Hıncal, Ayşe ve bir eşek

Hıncal Abi, ser veriyor sır vermiyor. Haftaiçinde bir dost meclisinde buluştuğumuzda bol bol güldük, dedikodu yaptık. Araya yaz girdiği için çoktandır bir araya gelememiştik; hasret giderdik. Ama o akşam Ayşe Arman'la verdiği röportaja dair tek bir kelime etmedi. Haftasonu Hürriyet Pazar'da elleri kelepçeli, gözü bağlı ve şimdiden tartışılan fotoğraf karelerinin eşlik ettiği söyleşiyi görünce herkes gibi ben de şoke oldum. En azından bizi hazırlayabilirdi, diye içimden geçti...

Röportajı pazar gününün ilk saatlerinde Hürriyet'in internet sitesi güncellenince gördüm. Dayanamadım, hemen twitter'a 'Bu röportaj YILLARCA hatırlanacak ve tartışılacak' yazdım.
Dün, Milliyet'ten Asu Maro buna karşılık 'Fotoğraflar hatırlanacak ama röportajın kendisinde öyle büyük harfle YILLARCA tartışılacak bir şey yok'  yazmış. Bugünlerde epey yankı bulan bir tezime de itirazlarını sıralamış: 'Bu mesleği yaparken birinci kriterin ne olursa olsun konuşulmak' olduğuna da inanmıyormuş.
Röportajı okuduğum ilk saatlerden beri düşünmeye başladım. İlk tepkim 'Ne gerek vardı' oldu, sonradan düşüncelerim 'Bu bir gazetecilik mi' eksenine doğru kaymaya başladı.
Açıkçası, gazetecilikte pek çok alanda öncü olmasına rağmen meslek hayatının en zorlu dönemini yaşayan Hıncal Uluç'a da bazı itirazlarım olacaktı. Hıncal Abi, birkaç yerden kuşatma altında. Hiç olmadığı kadar saldırılara açık, her gün yeni bir cephe açılıyor ona karşı. Düşman ittifaklara sömürülmeye bu kadar açık malzeme vermek doğru mu, diye aklımdan geçti. Bütün bunları tartışabiliriz diye düşündüm...
Neyse...
Üzerine uyuyunca düşüncelerim de değişti doğal olarak. Bir kere tam da tahmin ettiğim gibi Ayşe Arman'ın Hıncal Uluç röportajı tartışılmaya başlandı. Hatta Asu gibi 'tartışılmasını' tartışmaya açanlar bile oldu. Kıyafetten sıpalara kadar üzerine yorumlar yapıldı, yapılıyor. Bu fotoğraflar önümüzdeki yıllarda ısıtılıp ısıtılıp önümüze sunulacaktır.
Sonunda söyleşinin 'boş yere' yapılmadığına karar verdim. Ayşe Arman özel hayatına epey aşina olduğumuz bir gazeteci, Hıncal Uluç ise yıllardır sweetheart'larıyla, Holly'siyle özel hayatını mit haline getirmiş merak etmemizi sağlamış bir isim. Haber değeri var mı, var.
Son günlerde çok fazla kullanıyorum 'red herring' kelimesini; bir durumu dikkat dağıtarak kasten çarpıtma anlamına geliyor.
Ben bu röportajın da bir 'red herring' yani kasıtlı çarpıtma dolu olduğunu düşünüyorum. Mesele ne Ayşe Arman'ın kostümü, ne Hıncal Uluç'un cinsel tecrübesi.
Dolayısıyla bu söyleşinin asıl amacı salt 'konuşturmak' da değil.
Altmetninde, bu gibi bir mizansenle, sahnelenmiş bir görüntüyle, bu söyleşi Türkiye'nin en önemli tabularının konuşulması yönünde bir adım bence. İki tabudeviren gazetecinin bunu kestirmemiş olması mümkün mü zaten?
Türkiye'nin en büyük gazetesinde, üstelik Ramazan'da, iki koca sayfa, bir de kapaktan, cinsellik konuşuluyor. Pek çoklarına itici, rahatsız edici, tiksindirici gelen gerçeklerle.
Murathan Mungan ayağına kırmızı topuklar giyip 'Varoş çocukları daha iyi sevişir' dediğinde bu kadar olay olmaz, çok daha kolay unutulur. Çünkü o an zaten toplum gözünde marjinal olarak değerlendirilen bir figürün o marjinal imajına uygun açıklamalarını okuruz. Beklentimize denk bir sonuç çıkar karşımıza.
Oysa Ayşe Arman ve Hıncal Uluç gibi şehirli hayatı yücelten iki gazeteci, cinsellik sohbetinin altında Türkiye'nin kendi içinde yaşadığı, sakladığı, bugüne kadar hiç kimsenin yüksek sesle telaffuz etmediği bir toplumsal gerçeği bağıra bağıra tartışıyor. Ve tecrübeleri meslekteki imajlarından çok daha farklı, bu yüzden de şaşırtıcı, beklenmedik.
Özünde, Türkiye'nin aile sırlarını sokağa döküyorlar. Ancak bu aile sırları sokağa döküldüğünde bu topraklardaki sapkın cinsel yaşamla ilgili bir sonuç alınabilir. Türkiye'deki pek çok meselesinin altında insanların yerli yerine oturmamış cinsel hayatlarının, eksikliklerinin, çarpıklıklarının olduğunu bilmiyor muyuz?

Nereden nereye...
Çok değil, daha 1970'de Sevgi Soysal'ın 'Yürümek' adlı romanı içindeki 'eşekle cinsel münasebet' sahnesi yüzünden yasaklandı; bir roman, bir kurgu olmasına rağmen yargılandı.
Kendimizle yüzleşmekten ne kadar aciz olduğumuzun göstergesi değil mi?
Bugün neresinden bakarsanız bakın 'ailemizin gazetesinde' gerçek olarak bunların konuşulması olumlu bir gelişmedir.
'Konuşulacaksa' bence bu röportaj, bu yönüyle de konuşulmalı.

Bizim kuşağın maceracısı eksik
Amerika'da Neil Postman'ın 'Amusing Ourselves to Death' kitabını derste okutan bir öğretim üyesi öğrencilerine ödev olarak 'teknoloji orucu' vermiş. 24 saat boyunca teknolojinin bütün nimetlerinden yoksun yaşayacaklarmış. Bir kısmı dayanamamış, orucu bozmuş. Bir kısmı ise arkadaşlarının evine yürümek, kitap okumak, sokakta dolaşmak gibi 'yeni' alışkanlıklar keşfetmiş.
Bugün bir teknoloji orucu imkansız gibi görünüyor. Telefonu kapatmak, İnternet'ten uzak kalmak günümüzün önemli lüksleri. Yapabilene helal olsun.
Bugünkü ortamda Christopher McCandless gibi bir kahraman çıkar mı, bilinmez. McCandless, özellikle maceraperest, doğa düşkünü gezginler için bir idol. 1990'da kendisine sunulan garantili geleceği bırakıp, sırt çantasını takarak yola çıkan, paralarını yakan, arabasını  terk eden ve dört ay boyunca Alaska'da bir yerde terk edilmiş 'sihirli bir otobüs'te yaşayıp can vermiş biri...
Bugün o otobüs hala yerinde, ziyaretçi akınına uğruyor.
McCandless'ın hikayesi Sean Penn'in yönettiği 'Into the Wild' filmiyle kitlelere yayıldı. Ondan önce de Jon Krakuer'in bugünlerde Türkçe'de de yayımlanan (en sevdiğim yayınevi Siren Kitap tarafından) 'Yabana Doğru' kitabından biliyoruz.
Bugünlerde atladığım kitapları, filmleri bitirmeye çalışıyorum. McCandless'ın hikayesine de geçenlerde bir gece vakti takıldım 'Into the Wild'a. Beni tahmin ettiğimden daha fazla etkiledi, daha fazla acıttı filmi.
Sonra kendimi İnternet'te bu konu üzerine yazılanları okumaya verdim. Alaska'nın fotoğraflarına baktım Google Earth'den. Otobüsü buldum, ziyaretçilerin tecrübelerini okudum. Gitmiş, görmüş kadar oldum...
McCandless dünyayla temasını koparıp orada-büyük ihtimalle yediği zehirli bir ot yüzünden-can verdiğinde bizleri evlerimize daha fazla bağlayan bir teknolojik devrim henüz emekleme aşamasındaydı.
Şimdi, oturduğumuz yerden McCandless'ın tecrübesine ortak olabiliyoruz. Bu ne derece adil, düşünmeden edemiyorum. Bizim yaşadığımız garantili, tehlikesiz, riski olmayan bir tecrübe.
Oysa McCandless can verdi.
Boş yere öldü de diyebilirsiniz. İdealleri ve hayalleri uğruna da... Mutlu muydu, kendi kararından pişman mı oldu bilmiyoruz, hiçbir zaman da bilmeyeceğiz.
Benim takıldığım başka bir şey...
Günümüzde tecrübe yaşamanın oturduğumuz yere geldiği bir dünyadan yeni maceracılar, sırt çantasını alıp kendini yola vuranlar, gözünü karartanlar çıkacak mı?
Yoksa 90'ların o güzel havasında yok mu oldu bu maceracı ruh da?