AKŞAM | YASAM | 07 EYLÜL 2009, PAZARTESİ

Elif Şafak kuş tutmalı

Evet, ağzıyla kuş tutarsa belki bir kısım insana yaranabilir. Yoksa işini ne kadar iyi yapmaya çalışırsa çalışsın bazıları onu eleştirmeye devam edecek.  

Aslı E. Perker     asliperker@yahoo.com

Geçtiğimiz günlerde bir gazetede Elif Şafak’ın magazini sevdiğini, bu yüzden de sanat dünyasının çeşitli ünlüleriyle görüşüp tanıştığını ima eden bir yazı vardı. Şafak’ın bir zamanlar Gülben Ergen ile görüşmesinden, geçenlerde Nil Karaibrahimgil ve erkek arkadaşı Serdar Erener ile yemek yediğinden, Hülya Avşar’a senaryo, Teoman’a şarkı sözü yazdığından, Sezen Aksu’yu dışarıda yemeğe davet etmesinden bahsediliyor, gelecekte kontak kurmak isteyeceği başka isimlerin spekülasyonu yapılıyordu.

Şahsen Elif Şafak’ı tanımam, dolayısıyla ne kadar sosyaldir, ne kadar değildir, muhabbeti nasıldır bilmem. Kendisini yıllardır kitaplarından takip eder, maalesef kıskançlıkla dili kullanımına hayranlık duyarım. Bunun haricinde ortak tanıdıklardan kibar, incelikli biri olduğunu duymuşluğum vardır.

Benim merak ettiğim ise bir yazarın diğer sanat figürleriyle bir arada görünmesinin neden bir magazin merakı olarak algılandığı. Yüzyıllardır sanatçılar çevrelerinde diğer sanatçıları barındırmışlar, kendilerinden çok farklılarla ahbaplık etmek yerine kendilerine yakın buldukları, genellikle yaratıcılığı ön plana çıkan zihinleri tercih etmişlerdir.

The Bloomsbury Group buna verilecek en iyi örneklerdendir. Yazar Virginia Woolf, E. M. Forster, ressam Duncan Grant, ekonomist John Maynad Keynes gibi isimlerin bir araya geldiği grubun ortaya çıkardığı işler zamanın edebiyat, estetik hatta ekonomik gelişimi üzerinde çok önemli bir etkiye sahiptir. Hiçbiri sahip olduğu para ve nüfus sayesinde çeşitli sanat simalarını biraraya getiren zamanın aristokratlarından Lady Ottoline Morrell’in arkadaşlığından da gocunmamıştır.

Popüler kültürün vazgeçilmez figürlerinden biri olan Andy Warhol’un Fabrika adını verdiği stüdyosu da aynı görevi görmüştür örneğin. Lou Reed, Bob Dylan, Mick Jagger, Truman Capote gibi müzik ve edebiyat dünyasının ünlü isimleri Fabrika’nın vazgeçilmez simalarındandır. Amerikan değerlerini reddederek doğu ruhani değerlerini inanç merkezine yerleştiren ünlü beatnik, şair Allen Ginsberg de bu gruba dahil olanlardandır.

Yaşamının büyük bölümünü  Paris’te geçiren ressam Abidin Dino’nun da Türkiye’nin sanat dünyasını bir araya getirme konusunda farklı bir konumu yoktur. Türk edebiyat, müzik, resim tarihinde ünlü bildiğimiz kim varsa Abidin Dino’nun evinde bulunmuş, birbiriyle tanışmış, bir akıl alış verişinde bulunmuştur. Nazım Hikmet, Yaşar Kemal, Timur Selçuk, Tülay German ve niceleri aynı ya da değişik zamanlarda aynı kanapelerin üzerinde oturmuştur.

Dr. Norman Doidge “The Brain That Changes Itself” yani “Kendini Değiştiren Beyin”  başlıklı kitabında insanların özellikle yaşları  ilerledikçe kendileri gibi düşünen insanların arkadaşlıklarını aradıklarını söylüyor ve bunu da beynin bir aktivitesi olarak tanımlıyor. Yani olay duygusal olmaktan çıkıp neredeyse fiziksel bir duruma dönüşüyor.

Hayatını yaratıcı  fikirler ile devam ettiren birinin çevresinde kendi gibi düşünen, hayal gücü kuvvetli, bırakın aynı “payda” olmasını aynı “pay”da buluşabileceği kişileri araması bana kalırsa sadece olağan.

Hatta olağanın dışında bir gereklilik. Özellikle de bu kadar çok konuşulan, muhabbet üzerinde bu kadar durulan Türkiye’de. Kimselerin kafede yalnız başına oturmadığı, otururken açıp kitabını okumadığı, sahile giderken illa ki bir can yoldaşı aranılan, alışverişe, yürüyüşe beraber çıkılması zorunluymuş gibi algılanan bir ülkede madem ki yanımızda illa ki biri olacak, bari konuşurken ettiği iki çift lafla insana bir şeyler katabilecek, zihni açacak, düşünmeye teşfik edecek biri olsun derim ben. Dün yazmaya çalıştığı şarkının sözlerinden bahsetsin, hangi sahneyi çekerken neden zorlandığını anlatsın, Beyonce’nin All The Single Ladies adlı şarkısının kendisine ait aynı konseptli şarkıdan çok daha sonra çıkmış olmasından şikayet etsin. İki değişik isim öğrenelim, hiç duymadığımız bir lafla karşılaşalım.

Bütün bunların dışında diyelim ki bir yazar diğer popüler kişiliklerle arkadaşlıklar kurararak yazıda öne sürüldüğü gibi pazar genişletme çabasında; bunun nesi yanlış? Bir kitabın daha çok insana ulaşması için harcanan çaba neden eleştirilmelidir? Sadece üç bin kişi mi okusun kitabı? Ya da 72 milyonluk ülkede “İki yüz bin sattım daha ne istiyorum” mu desin biri? Sadece kendi için yazıp sonra da bu kadar kitap okunmayan, kitap dağıtımında tamamiyle çuvallamış, aradığınız, hatta siparişini verdiğiniz kitabın ele geçirelemediği bir ülkede kadere mi bıraksın gidişatı? 

Evet yazarlık bazen bir delilik hali, bazen bir içe kapanış, bazen büyük bir sıkıntı, ruh daralması  ve yalnızlık. Ancak yazarlık bir hobi değil sevgili okurlar. Bir iş. Öncelikle yazar tarafından ciddiye alınması gereken, kendine göre bir disiplini olan bir iş. Yıllar, yüzyıllar içerisinde insanları, hayatları, görüşleri, kültürleri değiştiren bir meslek.

Türkiye’deki gibi ucu bırakıldığında, ciddiye alınmadığında, boşlandığında çok büyük kayıplara sebebiyet verecek bir meslek. Son günlerde demokratik açılım haberleriyle beraber sözel edebiyattan çok bahsedilir oldu. Zannediyorum bu gidişle Türk edebiyatı da sözelleşecek. Yasaklardan değil, ilgisizlikten. Bırakın da biri tembel tembel oturmasın, işinin peşinden koşsun, birilerine ilham kaynağı olsun. Bırakın da bir pastadan daha ucuza satılan kitap öyle ya da böyle, bir şekilde satsın. Yeter ki satsın. 
 

İletişim |  Künye | 
Copyright Türkmedya A.Ş. Akşam Gazetesi Güneş Gazetesi Tercüman Gazetesi Autocar Dergisi Alem Dergisi FourFourTwo Dergisi Eve Dergisi Platin Dergisi Stuff Dergisi Maxim Dergisi Alem FM 89.2 Lig Radyo 92.3