Üzerinden epey bir vakit geçti ama içimden kaldı; söylemeden edemeyeceÄŸim. Geçenlerde erken bir uçakla Bodrum'a giderken Serdar Erener'le karşılaÅŸtığımdan ve 'Nil krizi' üzerine sohbet ettiÄŸimizden bahsetmiÅŸtim. Hani Nil'in NeÅŸet ErtaÅŸ'ı tanımaması üzerine büyüyen krizden. Nil Karaibrahimgil, haklı olarak çok ağır eleÅŸtirildi.
Serdar Erener de özünde kötü niyeti olmadığını, sadece bir insanın bu topraklara ait her ÅŸeyi reddetme tercihine kendisinin de sıcak bakmadığını söylemiÅŸti.
Bunlara katılıyorum. Erener'in de Nil'in de iyi niyetinden eminim.
Ama o an kafamda bir ampul yandı ve Erener'e de söyledim. 'Bu bir 'Ben kuÅŸağı' sorunu' dedim.
Tom Wolfe, 70'li yıllarda birinci tekil ÅŸahıs kullanmaktan çekinmeyen ve kendilerini anlattıkları hikayenin merkezine koyan bir kuÅŸaktan bahsetmiÅŸti. Bu 10 yıl boyunca insanların hayatlarının en önemli odak noktası kendileriydi, sohbetleri 'Sana kendim hakkında bir ÅŸey anlatacağım' diye özetlenirse ilginç geliyordu kendilerine bile.
'Ben kuÅŸağı' çoktan büyüdü. KuÅŸkusuz yazı dilinden popüler kültüre her yerde etkilerini gösterdi ve okuma-algılama yeneteklerimizi baÅŸtan sona deÄŸiÅŸtirdi. Kendi tecrübesinden ve kendi hayatının arkasında durmaktan çekinmeyen, bunu bas bas bağıran bir kuÅŸak ifade alanını da geniÅŸletti.
Ancak her kuÅŸak deÄŸiÅŸimi gibi 'Ben kuÅŸağı'nın yan etkileri de kendini belli etti. İşte Serdar Erener'e de Nil'le ilgili söylediÄŸim buydu: Hayatta 'ben' dışında hiçbir ÅŸeyi önemsemeyen bir kuÅŸağın çarpıklıklarıyla uÄŸraşıyoruz.
Altında art niyet olmayabilir, kendisine göre büyük bir cehalet de deÄŸil bu. Sadece 'ben' dışında hiçbir ÅŸeyin anlamı olmadığı için, hiçbir ÅŸey onu 'ben' kadar ilgilendirmediÄŸi için söylenmiÅŸ alelade bir söz.
'NeÅŸet ErtaÅŸ'ı tanımasam ne olur ki, ben de müzisyenim.' Eminim, her iddiasına girerim, Nil'in safça bu polemiÄŸe dalmasının altında yatan motivasyon buydu. Bunu olumsuz olarak düÅŸünmeyin ama: 1976 doÄŸumlu bir kadın olarak, onun hayatına yön vermiÅŸ ve bugünkü kimliÄŸini oluÅŸturmasına neden olmuÅŸ temeller NeÅŸet ErtaÅŸ'ın yanından geçmiyor çünkü. Sonuçta o yüzünü Batı'ya dönmüÅŸ, sadece Batı kültürünü kendisine temel almış ve bu topraklarda yaÅŸamasına raÄŸmen sadece Batı deÄŸerleriyle doyabileceÄŸini düÅŸünmüÅŸ.
Hem ne de olsa 'Ben kuÅŸağı' tarihi kendisiyle baÅŸlatıyor. Büyük ihtimalle Nil de dünyaya algı kapaklarını açtığı 80'ler dışında hiçbir ÅŸey bilmiyor: Gazebo'ya hakimdir, Falco'yu biliyordur, The Police dinlemiÅŸtir ama NeÅŸet ErtaÅŸ'ı bilmiyor iÅŸte.
Tabii normal ÅŸartlarda bir insanın 'bilmemek ayıp deÄŸil, öÄŸrenmemek ayıp' diskurundan yola çıkarak bu cehaletinin yaratacağı tepkiyi hafifletmesi gerekirdi. Ancak Nil ikinci bir gaf daha yaptı. Kendisi tanımadığı gibi 'Benim sayemde tanındı' gibi yersiz bir espri de yaptı. Ta ki Serdar Erener gibiler baskı kurana kadar da ortada yanlış bir ÅŸey olduÄŸunu fark etmedi.
Ne de olsa 'beni' baÄŸlayan bir ÅŸey yok onun için...
Ben iÅŸte en çok Nil'in gafla özür arasında kalan araftaki haline ÅŸaşırdım. Kabahatinden memnun, cehaletten utanmayan, dahası arsızlığıyla cehaletini örtebilen kötü üretim bir 'ben kuÅŸağı' gördüm o an.
Utanma, yüz kızarması, piÅŸman olma gibi duygulardan yoksun...
Sonra da düÅŸündüm... Biz bu arsızlığı, bu kendini beÄŸenmiÅŸliÄŸi, cehaleti 'kendiyle' örtmeyi, bir de bu halden gurur duymayı nereden biliyoruz diye...
Tabii ki bu kabahatleri bize normalleÅŸtiren insan Sinan Çetin'di... Sinemasal hiçbir kıymeti olmayan onca filmini çekerken, pazarlarken Türk sinemasının mirasını reddeden, kendisinden çok daha kıymetli ve tarihsel önemi olan filmcilere saldıran, solculara küfreden, YeÅŸilçam'ı yerle bir etmeye çalışan o ÅŸiÅŸkin ego'yu unutmak mümkün mü?
Dahası ÅŸimdi bile günümüz sinemasından haberdar deÄŸil. Reha Erdem'i çözümleyebiliyor mu, neden Batı'da övüldüÄŸünü anlayabiliyor mu, emin deÄŸilim.
Tabuların devrilmesine, mirasların tartışılmasına sonuna kadar destek olurum. Ama bu çıkışların altı boÅŸsa, kalkıp da bunu yapanlar önümüze söz gelimi bir 'Yol' ya da 'Neredesin Sen' yerine 'Bay E' ve 'Madonna Olacakmış' gibi utanç abideleri sunuyorsa bununla savaşılması gerektiÄŸine inanırım.
Hele hele bir de kendi eksikliklerini, kapasitesizliÄŸini, cehaletini hayatında okuduÄŸun iki kitapla meÅŸrulaÅŸtırmaya çalışmak, Ayn Rand'e İncil muamelesi yapmak, baÅŸka hiçbir kitap okumayıp bütün doÄŸruları bir kitapta bulduÄŸuna inanmak... Ne acıklı, ne zavallı çabalar...
Sinan Çetin bu persona'yı topluma kabul ettirmiÅŸ olabilir. Kendisi özünde çok da sempatik bir insan, sohbeti güzel, yaklaşımı hiç de o imajına uygun deÄŸil. Ama politik olarak çok yanlış, çok eksik bir yerde.
Ve maalesef bu eksikliÄŸine raÄŸmen Nil gibiler de ondan çok etkileniyor, onun açtığı yoldan yürümeye çok hevesli. Sinan Çetin'in arsızlığıyla kapattığı cehaleti bunlara da rol modelliÄŸi yapıyor.
Tamam bilmemek ayıp deÄŸil, öÄŸrenmemek ayıp... Zorla öÄŸrenmeye çalışmak, öÄŸrenmek için en ufak bir merak uyanmasından yoksun olmak, 'mahalle baskısıyla' öÄŸrenmek ise daha da ayıp...
Nil krizi üzerine gecikmiÅŸ düÅŸüncelerim böyledir.
İşte gazetecilikteki tek ölçü
ErtuÄŸrul Özkök ve Ahmet Hakan deÄŸil de, bir baÅŸka gazeteci ve yayın yönetmeni beraber Umre'ye gitseydi bu kadar tartışır, bu kadar merak uyandırır mıydı? Elbette hayır.
Peki neden Özkök ve Ahmet Hakan'ı bu kadar çok konuÅŸuyoruz.
Çünkü gazetecilikte tek kriterin kendinden bahsettirmek olduÄŸu gerçeÄŸi bir kez daha yüzümüze çarpılıyor da, ondan.
Biz okurlar olarak Özkök ve Ahmet Hakan'ı sadece köÅŸe yazılarından ya da haberlerinden deÄŸil, hayatlarından da takip ediyoruz. Onlar gazetecilikte star seviyesine gelmiÅŸ insanlar olarak kendilerinden her ÅŸekilde bahsettirmesini bildiler. Buna Hürriyet sit-com'u da diyebilirsiniz.
Ama bence daha da önemlisi, iki gazetecinin de kendilerine ait dünyaları, bize yansıttıkları hayatları renkli ve ilgi çekici. Zaten böyle olduÄŸu için de merak ediliyor.
Evet bu meslekteki baÅŸarı ölçüsü kendinden konuÅŸturmaktır. Ama konuÅŸturacak malzemen varsa...