AKŞAM GAZETESİ | Serdar Turgut | 2009-09-08
Hayatta bazen büyük değişimlerin önemini büyük kavramlarla konuşanları dinleyerek değil o değişimden hayatı direkt etkilenecek insanların 'küçük' hikayelerini dinlemeyi bilerek kavrayabilirsiniz.
Her haberin insani boyutuyla verilmesinin önemi de buradadır.
Çünkü bazen tek bir insan, siyasetin en karmaşık en tartışmalı meselesine tek bir lafıyla tek bir tavrıyla öyle bir açıklık getirebilir ki, şaşırır kalırsınız.
Siyaset aslında hayatlarımızı en direkt etkileyen konuların tartışıldığı ve kararların alındığı bir yerdir. Tartışılanlar bize ne kadar soyut gelse, bizim dışımızı ilgilendirir gibi algılansa bile meseleye insandan bakarak çok farklı algılamalara ulaşabiliriz.
Ben bunu geçen hafta yaşadım:
Gerçi hükümetin (devletin) Kürt (demokrasi) açılımını ben zaten destekliyorum ama muhalefetin sert lafları da kafamı karıştırıyordu. Bölünmeden, tehlikelerden çatışmalardan bahsettiklerine göre benim bilmediğim, göremediğim başka bazı konular mı var diye düşünüyor ve muhalefetin de haklı olabileceği yolunda kuşku payımı açık tutuyordum.
Ama geçen hafta ortasında beni derinden etkileyen ve duygusallaştıran bir olayı izledikten sonra açılımın mutlakla başarıya ulaşması gerektiğini daha da inançlı düşünmeye başladım.
Beni etkileyen olan olayı sizinle de paylaşacağım şimdi:
Cumhurbaşkanı Gül, Çankaya'da şehit ailelerine bir yemek verdi.
Cumhurbaşkanı bu davetiyle çok güzel bir adım atmış oldu. Çoğunun dar gelirli olduğunu zannettiğim insanlar acılarını cumhurun başıyla paylaşmak imkanını buldular (bir şey ima etmek istemiyorum ama neden şehit aileleri daima dar gelirli kesimden çıkıyor, bu soru da kafamı çok meşgul ediyor. Elimde istatistik yok, ölüm sınıf farkı tanımaz tabii ki ve ateş düştüğü ocağı yakar. Ateşin düştüğü ev, ister zengin isterse fakir olsun evlat acısı evlat acısıdır ama haberlerde verilen şehit cenazeleri görüntüleri bende şehitlerin daima aynı sınıftan çıktığı izlenimini yaratıyor ve bundan da rahatsız oluyorum. Şehit cenazeleri bitecekse sadece bu bile açılıma destek vermek için yeterli sebep değil mi Allah aşkına).
Gül yemeğin sonunda masada ayağa kalkarak bir duygusal konuşma yaptı. Masasında başı örtülü bir kadın dikkat çekiyordu. Biraz rahatsız gibiydi kadın. Yemeğin sonunda Cumhurbaşkanı herkesin elini tek tek sıkarak hatırlarını sordu. Masadaki kadına sıra gelince öne doğru eğilerek 'Benden bir isteğin var mı?' diye sordu.
Kadın cevap vermedi, sessiz duruyordu. Cumhurbaşkanı'nın galiba bir sessiz protestoyla karşı karşıyayım diye düşündüğü ve biraz da canının sıkıldığı söyleniyor. Sonra şehit babalarından bir tanesi Cumhurbaşkanı'nın yanına yaklaştı ve onun kulağına fısıldadı. O kadının Kürt olduğunu ve Türkçe bilmediğinden konuşmadığını anlattı. Kürt kadının oğlu da jandarma eriyken şehit düşmüştü.
Benim için bu olay, açılım sürecinin başarıyla tamamlanmasına tam destek vermem için yeter de artan bir gelişmeydi.
Büyük nutuklara, kavgalara bakmayın siz insanların hayatlarında bu tür mikro trajediler daima var ve maalesef bunlardan da kimsenin haberi olmuyor.
Bu ülkede oğlu jandarma eriyken şehit düşmüş Türkçe konuşamayan bir Kürt kadını olmanın ne demek olabileceğini, o kadının omzuna nasıl yükler bindiğini bir düşünün lütfen.
Ben düşündüm ve kendimi sorguladım ve artık bu tür dramların yaşandığı bir ülkede yaşamak istemiyorum.
Gençlerin cenazeleri bitsin artık, Kürtlerin hayatlarındaki dramlar da sona ersin. Ben bu yüzden cesur bir adım olduğunu gördüğüm açılım sürecine destek veriyorum.
Siyasi süreçlerde her durumda insanı görmek ve anlamak gerekiyor. Bu ülkenin insanı da Kürt olsun Türk olsun bayağı acı çekiyor.
Acıyı durdurmak lazım.
Açılım böyle olmaz diyenler bir zahmet nasıl olacağını açıklarlarsa iyi olur.
Devlette bir açılımın yapılması gerektiği yolunda kararın alınması bile o açılımın içeriğinden bile önemlidir. Bazen devletteki bir tavır değişikliği çözüm yolunda atılabilecek en büyük adım olabilir.
Beni bilen bilir neyi doğru diye biliyorsam onu çekinmeden, başkaları ne der diye düşünmeden söylerim. Bugün yapmış olduğum gibi yani.
Medya notları
AYŞE ARMAN-HINCAL ULUÇ: Dün Hürriyet'te ikisinin fotoğraflarını görünce cesur, güzel iş ama ne yazık ki bir fırsat kaçırılmış diye düşündüm. O fotoğraflarda bir fetişistik ve sado mazoşist duyarlılık ve estetik var, ama bu duyarlılık üstüne fazla çalışılmamış, üzerinde fazla kafa yorulmamış gibi geldi bana. Bu gibi durumlarda madem cesur bir adım atılıyor neden en iyisi olmasın diye düşünülmesi gerekmez mi? Örneğin çıtayı yükseltip bir Helmut Newton, bir Karl Lagerfeld için bu kavramda bir çekim yapsaydı neler düşünürdü diye sormanın ne sakıncası olabilir? Ayşe Arman'ın kıyafetinde uyumsuzluklar vardı. Örneğin polis üniforması bir yandan, üniforma fetişizmine göz kırparken ayakkabılar o kıyafetle tamamen uyumsuzdu. Ben o çekime danışman olsaydım Ayşe Arman'a kapalı ve topuğu makul yükseklikte bir ayakkabı ve ince çorap giymesini tavsiye ederdim ve etek de biraz, çok az daha kısa olmalıydı. Hıncal Uluç'un gözündeki bant da deri olsaydı ortama çok uyumlu olurdu.
ABSÜRD TİYATRO: Tuğçe Tatari yazarlıkta dün yeni bir aşama katetti ve deyim yerindeyse kendini aştı. Yazısında öyle bir cümle vardı ki en absürd yazı ustası bile bunu düşünemezdi. Ionesco veya Jean Genet bile böyle bir cümleyi hayal edemediler. Tatari'nin 'son günlerin en güçlü medya buluşması' başlığını attığı yazısından anladığım kadarıyla bir aşamada geceye katılanlar bir an durmuşlar ve şöyle bir şey olmuş. Yazıdan aynen alıyorum: 'Aramızda bu gece kim eksik diye düşündük. Ortak cevap kimse oldu'.
Absürd tiyatro ustalarına bu cümleyi alıp aynen kullanmalarını tavsiye ediyorum.
AŞK ROMANI ELEŞTİRİSİ: Yiğit Karaahmet'in dizide oynayacağını yazdığı Elif Şafak'ın 'Aşk' romanı üzerine Dücane Cündioğlu'nun Yeni Şafak'ta yazdıklarını okudum ve bilgiye dayalı eleştirinin tam da bu şekilde yapılması gerektiğine karar verdim. Üniversitede ders olarak okutulabilecek kalitede bir yazıydı bu.
AHMET HAKAN: Başbakan'ın eşi Emine Hanım'ın haciz konularak evi elinden alınan Abdurrahman Dilipak'ın'ın evini ziyaret etmesinden dolayı duygulandığını yazmış. Doğrusunu isterseniz ben de duygulandım ama düşünmeden de edemedim acaba o olay gibi bir şey benim başıma gelseydi beni ziyaret etmeyi düşünen olur muydu diye. Biz Dilipak arkadaşın başına gelenlere karşı çıkmayı ve tavır almayı bildik de bize olsaydı aynı şey, aynı tavrın bizim için gösterileceğini nedense hiç sanmıyorum.