AKŞAM GAZETESİ | Aslı Aydıntaşbaş | 2009-09-08
30 Ağustos resepsiyonu için Ankara'dayım. Eski dostlar, siyasiler, devlet erkanıyla sohbet etmek için ideal bir ortam. Gazeteciler her yıl olduğu gibi pır pır oradan buraya koşuşturuyor. Siyasiler, gergin değil.
Nedense bu yılki Genelkurmay resepsiyonu daha keyifli, daha rahat geliyor bana. O garip askeri düzen yok. Neyse ki Genelkurmay o korkunç sosis ve misket köfte olayından vazgeçmiş: mezeler lezzetli (hımm... özellikle peynirli ızgara mantar!). Belki de artık Ankara'da yaşamadığım için her şey daha normal ve stressiz geliyor. Gazeteciler panikte değil. Komutanlar rahat ve dostane. Ne yalan söyliyeyim, bu yıl 30 Ağustos biraz daha 'gerçek resepsiyon' havasında...
Tabii kenarda köşede herkesin ağzında Kürt açılımı var. Ve işte o sohbetler sırasında kafama 'dank' ediyor. Ankara, o huzurlu görüntüye karşın, beni o hep rahatsız eden hastalığından hala kurtulamamış. Ne hastalığı mı? Şikayet hastalığı. Hiçbir şeye olumlu bakamayan; her durumda şikayet etmeye hazır; elini taşın altına sokmayıp var gücüyle eleştiri hali.
Aslında bu ruh hali, Ankara'ya özgü değil, tüm Türkiye'de yaygın. Ancak semptomların kendini en akut belli ettiği yer Ankara. Sürekli şikayet! Olumsuzluk aşkı. Vıdı vıdı.
Anlamak mümkün değil. Hükümet bir Kürt açılımı başlattı ve bunun için çeşitli kesimlerle görüşüyor. Neye itirazımız var? Henüz görüşemediği CHP ve MHP liderlerine de 'N'olur sizin de görüşlerinizden faydalanmak istiyoruz' diyor. Madem kaygılarınız var neden görüşmüyorsunuz? Henüz ortada somut bir program yok ama bir çaba ve değişen bir atmosfer var. Güzel değil mi? İlk kez memlekette olayın kimlik boyutunu, geçmiş acıları, Diyarbakır Cezaevi'ni, PKK'nın dağdan indirilmesini açıkça konuşuyoruz. Allah aşkına buna sevinmemiz lazım değil mi?
Ankara'ya bakarsanız 'Hayır'. Ankaralı'da daha 'Bismillah' demeden olumsuzlara odaklanma durumu var. Yalnız CHP ve MHP'liler değil, AKP'liler bile özel sohbetlerde 'Olmaz', 'Çok ileri gitmez', 'Dağ fare doğurabilir' havasında. Hele gazeteciler! Ertesi gün Beşir Atalay'ın yapacağı basın toplantısını eleştiriyorlar. Resepsiyonda herkesin ağzında 'Bir şey demeyecek!', 'Somut bir şey yok' lafları var. El insaf! Bakan bu aşamada ne diyebilir? Zaten ağzıyla kuş tutsa beğenmeyeceksiniz. Nitekim dün Atalay açıklamasını yapıyor, bu aşamada kamuoyunu bilgilendirmek adına makul olabilecek şeyler söylüyor. Ama anında muhalefet ve gazeteciler canlı yayında bombardımana başlıyor.
Biz Türklere yaranmak mümkün değil! Burada 'Türk' lafını popüler tabiriyle 'üst kimlik' olarak kullanıyorum çünkü Kürtler de böyle. Hatta daha da beter! DTP kurmayları, şikayeti bir sanat dalına dönüştürmüş biçimde. Geçen gün bir grup DTP'yle sohbet ederken, o kadar şikayet ettiler ki 'Arkadaşlar insaf! Kötü mü Kürt kimliğinin önündeki engeller kalksa, bazı yer isimleri orijinal haline dönse, ileride belki dağdaki bazı gençlerin dönmesine imkan verecek bir düzenleme olsa?' diye isyan ettim. Ama onların şikayetten vazgeçme niyetleri yok. Bütün bunları yapılsa bile, Öcalan devreye girmediği sürece mutsuz olmaya devam edecekler, Bir DTP'li ağzından kaçırdı. 'Yarın Meclis toplanıp af ilan etse bile tatmin olmayız. Kimse de dağdan inmez' diye.
Ülkeler kaderlerini biraz da psikolojik profilleriyle belirler. Bizimki maalesef inanılmaz karamsar, kuşkucu, negatif. Her şeye olumsuz yönünden bakmaya programlanmış bir milletiz. Hastalık gibi. Allah sonumuzu hayretsin.