AKŞAM GAZETESİ | İsmail Küçükkaya | 2009-09-08

kategori2

Açılımlar bizi nereye götürüyor?

Kıbrıs'la başladık, Kürt açılımıyla devam ediyoruz, şimdi Ermenistan açılımına sıra geldi. Aslında hiçbiri bugünün meselesi değil, açılımların kapağı da yeni kalkmıyor.
Adalet ve Kalkınma Partisi'nin iktidara geldiği ilk günlerde Kopenhag döneminde Kıbrıs dosyası tozlu raflardan inmişti, sonra Annan Planı'nda tartışmalar şiddetlendi. Yıl sonuna doğru hararetli Kıbrıs mücadelesine hazır olun.
Güneydoğu sorunuyla ilgili de 'yerleşik anlayış, alışılmış politikalar' hükümetin ilk döneminden itibaren farklılaştı. Oradaki milat ise Başbakan Recep Tayyip Erdoğan'ın 2007 yılı Diyarbakır konuşmasıdır.
Ermenistan konusu da bütün uluslararası müzakerelerin 'deklare edilmeyen' gündem maddelerinden birisiydi. Her 24 Nisan öncesi bu eski pilav ısıtılır ve Türk, Ermeni, Amerikan kamuoylarının önüne servis edilirdi. Bu yıl Obama'nın gelişi, 'seçim döneminde Ermenilere verdiği söz' dolayısıyla ayrı bir tabakta sunuldu.
Madem söz dönüm noktalarından açıldı, bütün konuların kesişme noktasını hatırlatalım:
'5 Kasım 2007 Washington, Başbakan Erdoğan'ın, dönemin Genelkurmay İkinci Başkanı Ergin Saygun'la birlikte Beyaz Saray'da yaptıkları görüşmeler...'
Şimdi düşünelim ve sorgulayalım: 'Kıbrıs, Güneydoğu ve Ermeni dosyalarında aslında ve özünde ciddi bir adım atılmış mı?'
Bir dönem Yaşar Büyükanıt'tan dinlemiştim, 'özellikle askeri konuları da ilgilendiren güvenlikle alakalı uluslararası ilişkilerde geri alınamayacak tavizler vermemek esastır.'
Bu açıdan değerlendirilince, bizim diplomatlar bayağı iyi performans sergilemiş durumdalar. Hem Avrupa Birliği yörüngesinde kalmak hem belli konularda statükoyu değiştiriyor görünmek hem de aslında hiçbir radikal adım atmamak gibi zor işlerin üstesinden geliyorlar. KKTC, Güneydoğu ve Ermeni konularında olup bitenler bunlar.

'EVET' VE 'HAYIR' DEMEK ARASINDAKİ İNCE ÇİZGİ
Günümüzde birden çok devleti ilgilendiren ve uluslararası camianın ilgisini çeken hiçbir konuda mutlak çözüm kolay olamaz, hatta çoğu kere imkan dahilinde bile değildir. Hep ara formüller üzerinde durulmalıdır. Bu tarz konularda 'evet' demekle 'hayır' demek arasında çok ince bir çizgi vardır. Çözüm çabalarına ve önerilerine 'evet' demek çoğu kere önemli bir sonuç üretmez, hatta içi boştur. Lakin 'hayır' der ve çözümsüzlükten yana gözükürseniz bunun bedeli ağırdır.
Ankara, 'biz varız' diyor, iyi niyetle çaba da sergiliyor. Hani bizbizeyiz, saydığımız dosyalardan hangisinde çok somut bir adım atılmış, onu iddia eden varsa beri gelsin. Usta diplomatlar incelikle manevralarla topu karşı sahaya gönderiyorlar. Diplomasi de bunun için var, galiba bu dönemde biraz fazla çalışıyorlar ve kaçak güreşmek yerine oyuna girip, top dolaştırmayı tercih ediyorlar.
Elbette sonuçsuz manevralar boyutunda kalsa da böyle konularda sahada olmak genel iklimi değiştiriyor. Bu bile kazançtır.
Küresel sistem artık refahın çok daha geniş coğrafyalara yayılmasını istiyor. Yoksul ve geri kalmış toplumların refah seviyesinin yükselmesi artık kapitalizmin çıkarına. Hele işin içine petrol yolları da girince, Ortadoğu ve Kafkaslar'da istikrar belki tarih boyu ilk kez 'istenilen' bir amaca dönüşüyor. Geçmişte sadece silah satmak üzerine kurulan hesaplar bugün tersine dönüyor. Silah endüstrisi ise başka kanallarda ve başka coğrafyalarda kar peşinde koşuyor.

ALMAN YARGITAY BAŞKANI'NA İKİ KRİTİK SORU
Adalet Bakanı Sadullah Ergin'le ilgili yazımdan sonra dün Başbakan Yardımcısı ve Devlet Bakanı Cemil Çiçek aradı. Kendisinin Adalet Bakanı olduğu dönemde yaptığı AB çalışmaları konusundaki hatırlatmama teşekkür etti. Telefondaki sohbetimizde yargı reformunu da konuştuk. Çiçek bir örnek verdi. Alman Yargıtay Başkanı Türkiye'yi ziyaret ettiğinde Hakim Evi'ndeki yemekte dönemin Meclis Başkanı Köksal Toptan peş peşe iki soru yöneltmiş. Onlardan birisi 'Bild gazetesi El Kaide'yi öven manşet atsa ne olur?' şeklindeymiş. Soru o dönemin güncel tartışmalarıyla ilgili belli ki. Alman Başkan'ın cevabı, 'İçişleri Bakanlığı kapatma kararı verir, o karar yargıya götürülür, hakimlerin hükmü beklenir' şeklinde olmuş.
Toptan bir de Alman Yargıtayı'nın üye seçim mekanizmasının nasıl olduğunu sormuş. Seçim komisyonunun 32 kişilik üyelerinden yarısını eyaletlerin Adalet Bakanları, kalanını da federal Adalet Bakanları seçermiş.
Çiçek, 'Görüyor musun 2 bakan bütün komisyonu seçiyor' dedi ve Yargıtay Başkanı'na 'Burada bir tek bana tahammül edemiyorlar' diye espri yaptığını anlattı.
Çiçek, 'İşte bak 7 Eylül geliyor, Adli Yıl açılışında yine aynı konuşmaları izleyeceğiz. Maalesef bizde hukuk devleti ile hakimler devleti anlayışı karıştırılıyor' diyerek sözlerini bitirdi.
Gördüğünüz gibi yargı mevzuu daha şimdiden ısınmaya başladı. Seçimlere kadar bu pilav daha çok su kaldırır.
Unutmadan...
Hazır Çiçek'i bulmuşken 'Şu Ermenistan açılımına ne diyorsunuz?' diye sordum, 'Pazartesi Bakanlar Kurulu'nda görüşelim, ondan sonra değerlendirme yapayım' dedi.