AKŞAM GAZETESİ | Aslı Aydıntaşbaş | 2009-09-08
Hükümetin Kürt açılımına destek konusunda utangaç davranmadım. Bir gazeteci olarak ilk kez bir hükümet politikası bu kadar aklıma yatıyor.
Siz taksi şoförlerinin ırkçılığına, konu komşunun laflarına, muhalefetin tehditlerine bakmayın. Biraz eli kalem tutan her vatandaş biliyor ki, Birinci Lig bir demokrasi olmak için bu meseleyi halletmemiz lazım. Türkiye, Kürt vatandaşlarındaki kırılganlığı ve PKK yükünü hafifletmeden, ilerleyemez. Büyüyemez. İçişleri Bakanı Beşir Atalay'a katılıyorum: Bu Türkiye için geç kalmış ve gerekli bir adım, üstelik de Türkiye'yi bölmek değil 'bütünleştirmek' için şart.
Peki bu sorun halledilmezse, açılım kapanıma dönüşür, devlet bir hamle yapmazsa ne olur? Bu zamana kadar olduğu gibi, düşük yoğunluklu savaş fon müziğiyle, biraz Doğu Avrupa, biraz Ortadoğu, ite kaka ilerleyen, kompleksli, sorunlu, İkinci Lig'in mühim bir takımı olarak devam ederiz işte.
Asla Birinci Lig ve tam demokrasi olamadan.
Olay neye benziyor biliyor musunuz? Kayseri eşrafından önde gelen bir işadamısınız. Günün birinde bakıyorsunuz, dükkanlarla, işletmenizle Kayseri'nin en zenginisiniz. Hayat rahat.
İşte o anda karşınızda verilmesi gereken bir karar var: Ya Kayseri'de o işletmeyi devam ettirip 'Kayseri'nin önde geleni' sıfatını babadan oğla devredeceksiniz... Ya da İstanbul'a taşınacaksınız. İstanbul'a taşınmak, büyümek, mecburen değişmek, zamanla holdingleşmek demek. İstanbul'da basit bir bakkal dükkanı bile Kayseri'deki atölyenizden daha komplike bir sistemle çalışıyor. Vizyon ve değişim gerekiyor.
İstanbul'da başarı garanti değil. Başaramayabilirsiniz de. Ama başarırsanız meyvesi çok büyük.
Seçim sizin: Kayseri'nin en iyi tüccarı mı kalmak istiyorsunuz, İstanbul'da Birinci Lig'de oynamak mı?
DAVUTOĞLU'NA BORÇ
Vakti zamanında Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu'nu çok eleştirdiğim oldu. Öncelikle Irak savaşında Davutoğlu'nun aksine Türkiye'nin 'denklem dışında kalmaması', haliyle Kuzey Irak'a girmesi gerektiğini düşünüyordum. (Hala da buna inanıyorum). Sonra Hamas ziyareti ve genel anlamda Ankara'nın dış politika rotasının Doğu'ya kırmasını anlamlı bulmadım. Ahmet Davuoğlu'nun Türkiye'yi 'merkez ülke' ilan ederek çok eksenli dış politika uygulamasının, hem iç hem de dış dengeler açısından tehlikeli olabileceğini, bizi antidemokratik ülkeler kampına yerleştirebileceğini yazdım.
Ama Sezar'ın hakkı Sezar'a... Ankara'nın son dönemde tabu yıkan ve ezber bozan dış politika hamlelerini takdir etmemek elde değil.
Son yıllarda Davutoğlu'nun ortaya attığı teorilerle şekilenen Türk dış politikası, bu ülkeyi kronik sorunlarını aşamayan, komplekslerinden bir türlü kurtulamayan müzmin bir 'İkinci Lig' takımı olmaktan kurtarmıştır. Yok, biraz abartılı oldu şimdi bu cümle '... kurtarmak için yoldaki engelleri bir bir kaldırmaya başlamıştır' desek daha doğru olacak.
Dedim ya Sezar'ın hakkı Sezar'a... Komşularla 'sıfır sorun' poitikası çerçevesinde Ermenistan'la ilişkilerin normalleşmesi, Türkiye'nin içerde benliğini, dışarda hareket alanını rahatlatan önemli bir adım. Cesur bir iş.
Çünkü 3 milyonluk nüfusu ve bir türlü aşamadığı soykırım travmasıyla zavallı Ermenistan Türkiye için bir tehdit değildir. İsterse gak desin, isterse guk desin, Ermenistan orta ölçekli bir İç Anadolu şehri nüfusunda, ama orada fersah fersah geri, kırılgan ve örsünmüş bir komşu çocuğudur. Kapıyı da açsak, elçilik de kursak hiçbir şey olmaz Türkiye'ye. Olsa olsa bizim yörüngemizde, ekonomik olarak Türkiye'ye bağlı bir komşumuz daha olur.
O zaman nedir bu kızılca kıyamet?