AKŞAM GAZETESİ | Oray Eğin | 2009-09-08

kategori2

Münevver davasından çekiliyorum

Kaç gündür süren para pazarlıkları hikayesi, dün baba Süreyya Karabulut'un akıllara zarar basın toplantısı, aylardır devam eden bir polis başarısızlığı, katil zanlısının bir türlü yakalanaması ama en önemlisi de 'değişen hava' bu davaya bir gazeteci, bir izleyici olarak tüm ilgimi kaybetmeme neden oldu.

Bu haberin içine daha fazla daldıkça korumak istediğim mesafeyi tutturamadığımı fark ediyorum. 'True crime' hikayelerinin en kötü tarafı da budur zaten üçüncü şahıslar için: Hikaye yapısı gereği illa ki taraf tutmayı zorunlu kılıyor. Belki de dünyada suçtan bir edebiyat türünün doğmasında insanın taraf olmaya ne kadar kolay meyilli olduğu yatıyordur.
Zihin bulandırmasının baş mimarı Süreyya Karabulut kadar iyi habercilik örneği olarak yorumlamakta hiçbir sakınca görmediğim günlük, MSN yazışması kayıtları gibi belgeleri okumak da bu cinayetle ilgili bakış açımı değiştiriyor.

Kimseyi incitmeden şöyle söyleyebilirim sanırım: Yabancılaşıyorum. Acıyı hissetmektense sergilenen bir oyunun parçası haline getirildiğimi düşünüyorum. Katile de, medyaya da, mağdura da öfke duyuyorum.
Ne hale gelmişiz, nasıl kaybetmişiz ahlaki duygularımızı... Ahlakı sadece bacak arasında arayan bir topluma dönüşmüşüz. Bir ölümün ardından ahlaklı bir tartışma yapmaktan bile yoksun hale gelmişiz.
Münevver hayatını kaybettiğinden beri konuşulan her şey çok kirli değil mi?
Tartışmalar düpedüz bir ahlaki erozyonun ürünü. Dikkat ediyorum, herkes davadan kendince bir pay çıkartmaya çalışıyor. Aracılardan, işadamlarından bahsediliyor. Sanki bu bir oyun ve herkes kendisine bir rol biçiyor.
İşin en vahim tarafı da hepimiz Süreyya Karabulut'a kızıyoruz... Ben de dahil olmak üzere... Bir tek kelime daha etmesini istemiyorum, bir kez daha medya önüne çıkmasına tahammülüm yok. Bu işi bir şova dönüşmesini izlemek ve bu şovun izleyici olarak da parçası olmaya itirazım var.

Ama bakıyorum da bu cinayetle oluşan yabancılaşma seansında zaten herkes oyuncu; herkes çok profesyonel bir tek bu baba amatör olduğu için rolünü yüzüne gözüne bulaştırıyor.
Ve benim artık Münevver haberiyle ilgili okuğum her satır Türkiye'nin nasıl çürüdüğünü yüzüme çarpıyor...
Umarım katili bir an önce yakalarlar, bir an önce yargılanır ve bu cinayet davası biter... O güne kadar Münevver haberleri okumaya, izlemeye ara veriyorum.
Türkiye, 'true crime' literatürünü de yolundan saptıracak, yozlaştıracak kadar garip bir ülkeye dönüştü çünkü.
Bu oyun bir an önce bitmezse mağdur hayatını kaybeden bir genç kızdan daha fazlası olacak; bu olayın bütün aktörleri ve taraf olmaya çalışanlarda onarılmaz yaralar açılacak.

Ey Nazi özentisi, titre ve kendine gel!
Manohla Dargis, New York Times'taki eleştirisinde Quentin Tarantino'nun yeni filmi 'Inglorious Basterds'ta yönetmenin sinemaya aşkını yansıttığını yazıyor. Ancak filmin merkezine ana kahraman olarak bir Nazi'yi oturtarak bu aşkı kirlettiğini ekliyor. Tarantino'yu çok ağır kesip biçen bu yazıyı da, Tarantino'nun filmi kadar çok beğendim.
Dargis'in endişelerinin ne derece haklı olduğunu ise 'Inglorious Basterds' izlendikçe ve cahil yeni Türkiye gençliği tarafından sahiplenildikçe daha iyi anladım.
Son zamanlarda sosyal paylaşım sitelerindeki kimi kullanıcıların fotoğraflarına bakıyorum hepsi filmdeki Nazi subayı Hans Landa'nın fotoğrafını koymuşlar.
Bazılarının altında şöyle yazışmalar okudum: 'Ne cool'du bu adam değil mi?'
Cool diye bahsettikleri adam bir Yahudi avcısı, karakteri bozuk, pislik, kendisini herkesin emrine satabilecek kadar aşağılık ama en önemlisi acımasız bir katil.
Tarantino'nun bu karakteri filmde 'karizmatik' gibi gösterdiğine yönelik eleştiriler yükselmişti, Dargis'te olduğu gibi. Ama ben adamın acımasızlığının ve aşağılık karakterinin de yansıtılarak sinemasal bir adalet oluştuğunu düşünmüştüm.
Anladığım o ki Hans Landa'nın karizmatik diye gösterildiği kısımlar, terazide onun küçük duruma düşürüldüğü ve iğrenç yüzünün yansıtıldığı sahnelerden daha ağır basmış.
Bu yüzden de işte günümüzün şuursuz, bilinçsiz, apolitik cahil gençleri tarafından kahramanlaştırılmış Hans Landa.
Ürkmemek, endişe duymamak mümkün değil...
İnternet'te kendimizi tanımlamak için kullanılan küçük fotoğraf karelerine 'avatar' deniyor. Bu avatar'lara ya insan kendi fotoğrafını koyar, ya hayran olduğu bir figürün, karakterin...
Avatar'larına Hans Landa'yı koyanlar burada hayranlık duydukları kişinin aslında bir katil, bir Nazi subayı olduğunun ne kadar farkındalar acaba?
İkinci Dünya Savaşı'nın üzerinden daha bir asır geçmedi, tarih bu acıları çok yakın bir zamanda yaşadı.
Almanya'da Nazi sembollerinin yasaklanmasının, kullanımlarına kısıtlama getirilmesinin olumlu sonuçları olduğunu bir kez daha düşündüm işte. Bu simgelerin yerli yersiz kullanımları eninde sonunda Naziler'in sempatik gibi gösterileceği bir dönemin yolunu açabilirdi...
Şu anda Türk gençlerinin Nazi avatar'ları da içimizdeki faşisti uyandırmaktan başka bir anlam taşıyor mu?
Tarantino'dan politik bir bilinç beklemiyoruz zaten ama mesajı algılayan kitle filmine olan sevgimizi kirletiyor.