AKŞAM GAZETESİ | Serdar Turgut | 2009-09-08

kategori2

Özkök ile inancı konuşmak

Dün Twitter'da 'Özkök ile inanç üzerine söyleşiye hazırlanmak için fizik kitapları okuyorum' diye yazmıştım. Bugünkü yazının orijinal başlığı da 'Özkök, Ahmet, takmayın kafanıza, onların bizleri anlaması imkansız' şeklindeydi. Ama sonradan bu başlık beni rahatsız etti. Çünkü Özkök'ün TRT-1'deki 'Medya Müfettişi' programında dediği gibi onunla inanç üzerine konuşmuşluğumuz vardır ama Ahmet Hakan ile bunu yapmaya fırsatımız olmadı. Dolayısıyla çok farklı düşüneceğimizi sanmasam da başlıkta onu bağlayıcı bir anlam olmasının doğru olmayacağını düşündüm.
Ben Kabe'ye gittiğimde yanıma üç kitap almaya karar verdim. Bunlar 1-Albert Einstein'ın hayatı 2- Elegant Universe (Elegan kainat) 3- God and the New Physics (Tanrı ve yeni fizik teorileri).
Çünkü benim inançlı insan olmak yolunda yürüyüşüm Einstein'ın söylediği iki cümleyi okumamla başlamıştı:
'Tanrı'nın bu kainatı (dünyayı) nasıl  yarattığını anlamaya çalışıyorum' ve yine Einstein'dan 'Bilim olmadan din kör kalır. Din olmazsa bilim topal (işe yaramaz) olur.
TANRI'NIN İZİNDEN
YÜRÜMEK
Dünyadaki seküler eğitimlerde bizlere anlatılan din ve bilim arasında uzlaşmaz çelişki olduğu hikayesi tam anlamıyla hikayeden başka bir şey değilmiş.
Büyük adamın yukarıdaki iki cümlesi benim hayatımı değiştirdi diyebilirim. Bir kere zaten ağır olan okuma yüküm birden olağanüstü arttı. Kendimi bana tamamen yabancı olan dünyalarda buldum...
İlk önce gördüm ki evrenin sırlarını çözmek için uğraşan teorik fizikçilerin önemli bir bölümü, özellikle sırları çözmeye yakınlaşanlar derin bir şekilde inançlılar da.. Çalışırken yanı başımda duran, arada bir göz attığım 'Tanrı'nın Yürüdüğü Topraklar' adlı kitap var. Ben Einstein'ın da evrende Tanrı'nın izinden gittiğini düşünmüşümdür hep.
Kainatın müthiş uyumu ve olağanüstü güzelliğini anladıktan sonra insanın inançsız olabilmesinin bence imkanı yok.
Benim gibi insanların teorik fizik dünyasına bir girince bir daha çıkamamız büyük olasılıktı tabii ki... Allah'tan benim yanımda yardımcı olarak 'Elegant Universe' adlı müthiş kitap vardı da işin içinden biraz çıkabildim. Elegant Universe'in 3 saatlik dizisini internetten daha önce dikkatli notlar alarak izlediğimden başarabildim bunu.
Bu kainat nasıl yaratıldı, bu muhteşem denge, bu güzellik nasıl oluştu, hayatın anlamı ne ve bizim bu hayatın içinde yerimiz nedir, o bizim yerimiz anlamlı mı?
Bu teorik fiziğin de dinlerin de sorduğu ve cevap vermeye çalıştığı zor sorular. İkisi birleştiğinde insanın inancı çok derin ve sağlam olabiliyor.
Ben hac döneminde gelen görüntülerde kitlelerin hareketine baktığım zaman onların dönüşünü görünce kainattaki o muhteşem güzellikteki hareketi hatırlıyorum. Keza Mevlevi ayinine baktığımda da tabii ki kainatımızdaki muazzam dengeyi ve sessiz huzuru görüyorum.
Hürriyet'te yayınlanan fotoğraflarda kalabalığın içindeki iki modern kıyafetli insanı gördüğüm zaman 'İşte benim gibi hisseden insanlar olmalılar bunlar' diye düşündüm.
Onların oradaki bazı davranışlarını ve kıyafetlerini eleştirenler, onları bir de benim koyduğum çerçeveden anlamaya çalışsınlar bakalım ne olacak?
FETHULLAH HOCA'YA DA SORABİLMEK İSTERDİM
Bir süre önce Yeni Şafak'tan Mehmet Gündem ile sohbet ediyorduk. Bu konularla ilgiliydi sohbetimiz. Ben şöyle bir yaklaşımda bulunmuştum. O 'Hiç böyle düşünüldüğünü duymamıştım, enteresan bir bakış' demekle yetindi.
Evrenin gizemlerini çözmeye çalışan bilim adamları, evrenin yaratıldığı noktayı görmeye karar verdiler. Hubble mı ismi yoksa başkası mı bilemiyorum. Uyduyu kara deliklerin olduğu noktaya göndermişler. Uydu çok uzun süren yolculuğunda bir noktada yeryüzünden komutla döndürülmüş ve katettiği yolun bir fotoğrafını çekmiş. Muhteşem bir görüntü ortaya çıkmış. Kainat gözlerimizin önünde. Binlerce yıldız (dünya) var. Serpişmişler, öylece dönüyorlar birbirlerinin etrafında. Fotoğrafta bir yıldızı daire içine almışlar. Ve 'Bu kalabalık içinde dünyamız işte bu' diyorlar. İnançlı bilim adamları bu fotoğrafın 'Tanrı'nın bakış açısı' olarak adlandırmışlar. O büyük evrenin, o muhteşem uyumun yaratıcısına da inanıyorlar. Ama şunu da soruyorlar. Bu güzelliği yaratan güç sadece o daire içindeki insanlara özgü bazı kurallar, yasaklar olmuş olabilir mi, kendisi adına yapılan bazı kötülüklere izin vermesi mümkün mü. O gücün buna neden ihtiyacı olsun ki?
Derin bir teolojik soru bu. Ve tartışılması da çok yararlı olacak. Din alimlerinin buna verecek cevapları var mutlaka. Bunu anlattığım gazeteci arkadaşın o günlerde çeşitli insanlardan bazı soruları toplayıp gidip Fethullah Hoca'ya bunları sorma gibi bir projesi de vardı. Aramızdaki iletişim o günden sonra kopmamış olsaydı bu sorumu Fethullah Hoca'ya da, eğer uygunsa, sormasını rica edecektim. Cevabını çok merak ediyorum çünkü.
Bugünlerde Ertuğrul Özkök ile söyleşimiz gerçekleştiği takdirde bu yazıda ortaya koyduğum bakış açısını onunla da tartışmak istiyorum.
Yeri gelmişken şunu da söyleyeyim; ben kendisini yeniden tanımlamış olan Ahmet Hakan'ın da eskisine göre çok daha fazla inançlı olduğunu düşünüyorum. Ve ikisini de anladığımı sanıyorum. Ama bizlerin çok anlaşılabildiğimizi söylemek de pek mümkün değil ne yazık ki.

Sahici olmak

Bir insanın hayatta yapabileceği en kolay şey kendisi hakkında yalanlar söylemektir. Bu tür insanlardan çok fazla var etrafta. Ben kendimle ilgili hep açık oynadığımdan dediklerim ters gelse dahi 'Yürekten söylüyordur' denilerek hep hoş görüldüm. İçim hep rahat oldu. Çünkü hep yüreğimi dinledim. Hep sahici olmaya dikkat ettim. Arkadaşlarımın da umrede sahici olduklarını düşünüyorum. O nedenle yaptıkları gazeteciliği sevdim. Her insan inancını arzu ettiği gibi yaşamakta özgür olmalıdır. Her inanç yaşanma biçiminin sahici kalabilmesi ancak böylece mümkündür çünkü. Bu açıdan Abdurrahman Dilipak ne kadar sahiciyse Ertuğrul Özkök ve Ahmet Hakan da o kadar sahicidir. Ben de öyleyimdir. Hayatım ve düşüncelerim hakkında hiç rol yapmadım.