AKŞAM GAZETESİ | Deniz Gökçe | 2009-09-15
Global kriz ve son üç yılın kavgalı seçim ortamı, ülkemizde, birçok ülkede olduğu gibi, bütçe açığı ve borç yükselme olgusu getiriyor. Gelişen ülkelerin birçoğunun da zaten ciddi finansman sorunları var. Bizde de tasarruf zafiyeti ve kamu finansmanı problemi önemli.
Gelişen ülkelerin ekonomilerinin temel sorunu kötü kredi rating notu, sınırlı finansman olanakları ve büyük ve dalgalanan risk primi ödemek zorunda olmalarıdır. Faiz oranları da bu nedenle yüksektir. Bu duruma neden olarak da, büyük bütçe açıkları ve yüksek borç oranları gösterilir. Tehlike de hep iflas (insolvency) olarak düşünülür. Bu durumda tavsiye de bellidir. Bütçeyi kıs, açığı düşür ki, borç GSYİH oranı yavaş yavaş düşsün. Bunu da genelde ekonomi daralırken, yani en zor bir ortamda (procyclical) yapmak zorunda kalınır!
Bu klasik bakış açısı aslında yanlıştır. Örneğin ratingi yüksek ülkeler borcu düşük olan ülkeler değildir. Türkiye dahil gelişen ülkelerin birçoğunun borç oranı gelişmişlerin borç oranından düşüktür. Ama kredi değerlendirmeleri düşük borç oranına rağmen kötüdür.
Kredi ratingi ile borç oranı arasında korelasyon olmamasının bir nedeni, borç ödeme kapasitesinin ölçütünün GSYİH olmamasıdır. Borç ödeme, GSYİH içinden oluşan vergi tabanından, hükümetin ayırabileceği miktarla yapılır. Gelişen ülkelerde vergi/GSYİH oranı sanayi ülkelerinin vergi/GSYİH oranının yarısı kadardır. Daha düşük vergi tabanı olan da daha az borç ve faiz ödeyebilir .
Başka bir ifade ile, ödeme kapasitesi hesabı için belki borç stoku/vergi hasılatı oranına bakılması gerekir.
Fakat borç/vergi hasılatı oranı da yapılan araştırmalarda, istatistiki olarak, ancak kısmi bir neden oluşturur. Kredi ratinginin ülkelerin mali durumları ile ilişkisini incelerken, kişi başına GSYİH büyüklüğü ile ölçülen kalkınmışlık derecesi kontrol değişkeni olarak kullanılarak araştırma yapıldığında, Borç/GSYİH ve Borç/Vergi Hasılatı oranları oldukça anlamsız bulunur. Bu da ülkeler hakkındaki risk algılamasının borç oranı ve kalkınma düzeyi dışında başka nedenlere de bağlı olduğunu işaret eder.
Literatürde önemli bir etken olarak 'debt structure' denen, borç yapısı olarak dilimize çevrilmesi gereken değişkenin önemli olduğu düşünülmektedir. Burada önemli nokta bir ülkenin dışarıdan kendi ülke parası cinsinden borç alıp alamadığının temel belirleyici faktör olarak gündeme gelmesidir.
Eğer ülke dışarıda kendi parası cinsinden dış borç bulamıyorsa, dış borç geri ödeyebilme durumunun, reel döviz kuru dalgalanmalarına (ki bunlar reel ekonomik dalgalanmalardan çok daha fazla oynaktır) çok hassas olduğu düşünülmek zorundadır.
Ayrıca birçok gelişen ülke, içeride kendi ülkelerinin parası cinsinden uzun vade ve sabit faiz ile de borçlanamazlar. Bu da iç borç servisini kısa vadeli faiz haddinin reel dalgalanmasına bağlı kılar.
Yani bu durumda borç yapısı denen kavram, borç servisinin yükünün dalgalanmasını, ödeme kapasitesine göre daha da yüksek kılar. Bu volatilite de riske maruz miktarı daha yüksek bir risk primine tabi duruma getirir.
Bunun sonucu olarak ülkenin borç taşıma ve servis kapasitesi önemli ölçüde borç yapısına (debt structure) ve reel döviz kuru, reel faiz ve reel gelirin varyans ve covaryanslarına bağlıdır.
Yani özetle politika belirleyicileri, hem borç stoku oranı ile hem de borç stokunun riskliliği (debt structure) konusu ile yakından ilgilenmek zorundadır.
Literatürde bir araştırma yapıldığı takdirde, hem reel kur hem reel faiz, hatta hem de emtea ve enerji fiyatları değişmesi nedeni ile dış ticaret hadlerinin dalgalanması, hem de likidite sorunlarını işaretleyen kısa vadeli borç bolluğu veya döviz rezervi sınırlılığı gibi değişkenler, gelişen ülke krizlerinin önemli öncü göstergeleri olarak bulunmaktalar.
Önümüzdeki dönemde, bütçe açığı ve borç konuları gündemde olacak. Hem gelişmiş ülkelerde, hem de gelişen ülkelerde.
Bu nedenle bizde eline kalemi alıp veya televizyonda ahkam kesip 'Garibana yardım edin, bütçe açığını daha da büyütün!' diyenler, dediklerinin tüm sonuçlarını iyice düşünmek zorundadırlar!