AKŞAM GAZETESİ | Serdar Turgut | 2009-09-24

kategori2

Dün gece başıma bir felaket geldi

Tek başıma kalır kalmaz yorgun vücudumu yatağa bıraktım. Hemen uyumuşum ama saat 12.30'da gelen bir telefonla uyandım. Arayan Amerikalı bir gazeteci arkadaşımdı. 'Biliyor musun ne oldu?' dedi. 'Başbakanınızın korumaları ile Obama'nın korumaları birbirlerine girmiş, bir görüşmenin yapılacağı yerin önüne kurulan park çadırına gelen konvoya girmesi için izin verilmemiş ve korumalar yumruk yumruğa girmişler birbirlerine. (Birinci New York Meydan Muharebesi. ABD dünya savaşının İran ile çıkacağını beklerken savaş Türkiye ile çıkarsa komik olmaz mı?..) Bunları izlemesi için gazeteciler bir havuz sistemi kurmuşlardı. Bunu izleyen havuzun raporu elimde. Başbakanınızı raporda bir diplomat olarak yazmışlar olayı resmen büyütmemek için. Bunu bil diye aradım' dedi arkadaşım.

Olay tam olarak şöyle olmuş: Obama, Bill Clinton'ın global ısınmaya karşı mücadele toplantılarının 5'incisine katılmak üzere gitmiş oraya. Konuşmasını yapmış ve ayrılmak istemiş. Tam o çıkarken bizim Başbakan gelmiş, kapıda karşılaşmışlar. Obama'nın korumaları kabalaşmış ve ortalık birbirine girmiş. Başbakan da katılmaktan vazgeçmiş.
Korktuğum başıma gelmişti işte... Ben gazetecilikten ne kadar kaçmaya çalışırsam çalışayım o benim yakamı bırakmıyor. Bela gibi yapışmış bana. O anda iki alternatifim vardı. Ya hemen haber geçecektim ya da masaj seven kızı kendimi riske atmadan tekar gelmeye nasıl ikna edeceğimi düşünecektim.

İkinciyi tercih ettim ve bir ikna stratejisi de geliştirdim. Uygulamaya koyunca anlatırım. Ama planım tamamlanınca 'Bari şimdi de haberi vereyim' dedim ve verdim. Sabah saat 04.00 olmuştu ve gazeteden aradılar. Onlarla da konuştum.
Bir süre sonra üçüncü felaket gerçekleşti. New York'taki İsmail aradı. Yayın yönetmenleri ile günün hiçbir saatinde konuşmaktan katiyen hoşlanmam. Sabaha karşı 04.00'te konuşmak ise benim için şahsi bir kıyamet anlamına gelir. 

Ben bir gün önce Başbakan'ın kaldığı Plaza Oteli'ne girmeye çalışmıştım. Polis az daha tutukluyordu beni. Bunu ya dilenmeye gelirsem diye korkan Başbakan veya benden utanacağını bilen yayın yönetmeni yaptırmıştır diye düşünmüştüm. Tabii az daha tutuklanmamda görünümümün de etkisi olabilirdi. Görünümümü Niro-chic olarak tanımlayabilirim. 'Taxi Driver' filmindeki Robert de Niro gibi gözüküyordum o gün. Sakallarım uzadı, hava kapalı olduğu halde sürekli güneş gözlüğü takıyorum. Üstümde tişört var, onun üstünde de sapıkların kalabalık yerlerde önünü açıp penislerini göstermekte kullandıkları türde yağmurluk.
Üstelik kapalı alanlarda da güneş gözlüğümü çıkarmayı kesin reddediyorum. Sivil görevli önümü kesti ve 'Kapalı' dedi. Plaza Oteli'ne 'Kapalı' denmesi bana komik geldi ve güldüm. Bu yüzden beni bir süre takip ettiler.

Neyse yayın yönetmeniyle konuşurken bütün bunları onun yaptırmadığını anladım. O, Four Seasons Oteli'nde kalıyormuş. Ben ise adının sonunda ekspres kelimesi bulunan bir otelde kalıyorum. Bunun anlamı ne biliyorsunuzdur; ekspres oteller genellikle bir saatliğine tutulan odalardan oluşurlar. Yani benim odamın tüm duvarlarına AIDS virüsü bulaşmış olmalı. Yayın yönetmeni 'Buluşalım' diyor ama bana 'Gel' demiyor katiyen. 'Ben gelir, seni alırım' diyor. Büyük ihtimalle görünümümle onu utandıracağımı düşünüyordur. Ben de 'O zaman gel' dedim. Umudum yürüyerek gelmesiydi. Yürüyerek gelirse hayli eğleneceğimiz kesindi. Belki de yolda engellenir ve gelemez, ben de bir süre bekledikten sonra masaj seven kıza gider, ikinci planımı yürürlüğe koyarım diye düşündüm.
İhtimal az ama buluşursak raporumu sizlere vereceğim tabii ki... Belki yayın yönetmenini Jimmy's Corner barına götürürüm. Onu sarhoş ettikten sonra benim daha önce çalmış olduğum çanı bu sefer de ona çaldırırım. Eminim ki bu kez  Jimmy onu kesin öldürecektir.
Görüyorsunuz burada benim hiçbir şekilde kaybetmem mümkün değil.

EYLÜL EN ACIMASIZ AY
T.S: Eliot, The Wasteland şiirinde 'April is the cruelist of months' (Nisan en acımasız aydır) demişti ama bu New York için kesinlikle geçerli değil. Bu şehirde eylül en acımasız ay bence. Bu ay ne sıcak ne de tam soğuk olmadığından  kadınlar en seksi kısa  kıyafetlerini bu ayda giyip sokağa çıkıyor, yürüyorlar ve yürümekle de kalmıyor, parklarda da sere serpe oturuyorlar. Düşünün; siz kendinizi zorlayarak o gün birtakım ciddi şeyler düşünmeye kararlı biçimde sokağa çıkmışsınız ve bir parktan geçiyorsunuz. Bir genç kadın oturuyor. (Olmaz ki öyle de oturulmaz ki, bence suç ilan edilmeli bu). Bunlardan üst üste birkaç tane daha gördükten sonra içinizden ciddi, saygıdeğer bir şeyler yapmak arzusu tamamen çıkıp gidiyor ve sonunda benim gibi oluyorsunuz..
Bu arada yeri gelmişken söyleyeyim; yaptığım dikkatli ve yakın plan araştırmacı gazetecilik çalışmalarına göre bir kadına çok az miktar selülit gerçekten yakışıyor ve onu bu daha seksi yapıyor. Bu tür konularda ustam sayılabilecek Güneri Cıvaoğlu ilk kez söylemişti bunu ve kesinlikle haklı.
Bunu neden böyle olduğunu mutlaka daha yakın ve derin incelemem gerektiğine karar vermiş durumdayım. Dolayısıyla artık haber için gece yarısı arandığımda kimse ile konuşamayacağım, kusura bakmayın. Araştırma faaliyetlerimi kimse kesmeye çalışmasın. Bu haber yeni dünya savaşı ile ilgili olsa da rahatsız etmeyin beni.
 New York'ta hangi parkta ne tür kadın görebileceğinizi merak ediyorsanız şu listeyi dikkatle okuyun ve kesip saklayın.

1- Öğle saatlerinde görebileceğiniz en güzel kadınlar Bryant Park'ta oluyor ama bunların çoğunda maalesef selülit hiç yok. Çünkü çoğu Vogue editörü Anna Wintour'a çalışıyor.
2- Daha doğal ve üniversiteli kızlar görmek isterseniz Washington Square Park'a gideceksiniz.
3- Şimdi taşralı kız görünümünde olan ve birkaç yıl içinde şehrin en namlı fahişesi olacak, geleceği parlak kızlar görmek istiyorsanız benim otobüs terminalimde turlayacaksınız. Ayrıca burada sıkıcı gazetelerinde bunalmış yaşlı başlı New York Times muhabirlerini de görebilirsiniz. Çünkü gazete binaları tam karşıda. İşten eve gitmeden önce orada biraz ferahlıyorlar.
Bana eğer Başbakan'ı görmek istiyorsam, Türkevi'nde halkla olacağını, eğer istersem oraya gelebileceğim söylendi.

Bu olabilirdi tabii ancak:
1-
Türkevi adı bana çok antipatik geliyor. Ayrıca çok sayıda Türk bir araya gelince mutlaka bir problem çıkar. Ya bir yere saldırırlar ya da birbirlerini boğazlarlar.
2- Başbakan'ı görme gibi bir arzum katiyen yok.
3- O halkla birlikte olmak isteyebilir tabii ki ama benim böyle bir arzum hiçbir zaman olmadı ve olmayacak da...
4- Ve tabii en önemlisi de selülit araştırmalarımın o zamana kadar biteceğini hiç tahmin etmiyorum.