Son günlerde art arda gelen şehit haberleri, Kürt açılımı tartışmasını küllendirdi. Sanki açılımın ivmesi düştü, kamuoyunun heyecanı medyadaki itiş kakış nedeniyle azaldı gibi bir atmosfer var. Siyasiler, bazı bölgelerde seçmen tepkisinden rahatsız olmaya başladı. Genel Merkez'e 'frene basalım' mesajı geliyor.
DTP zaten Abdullah Öcalan'ın sürecin içinde olmamasından dolayı isyanlarda. Her fırsatta 'Dağ fare doğurdu' diyor, PKK'yla müzakere dışında demokratik açılımın her adımını 'kozmetik' diye es geçiyor.
Genelkurmay'ın 'Son terörist ölünceye kadar' açıklaması, PKK'lıları 'terörist' değil 'dağdaki akrabalarımız' olarak gören Güneydoğu halkının bir bölümünde hayal kırıklığı yarattı. Hasan Cemal geçen hafta Milliyet'te çok güzel aktardı bu ruh halini. Kendilerini kapıp koyvermek, kanmak, sonra da yüzüstü kalmak istemiyorlar.
PKK deseniz, çok başlı ve 'kimin eli kimin cebinde' durumu sergiliyor. Bir yandan güya tek taraflı ateşkes, diğer yandan artan saldırılar. Tepede Murat Karayılan var, ancak sağdan solda karışanlar, Karayılan'ın liderliğini zayıflatmak isteyenler çok. Örgütün demokratik açılım sonucunda gerçekten dağdan inmesi ihtimalini sabote etmek istiyorlar. Yalnız Cemil Bayık gibi sertlik yanlıları değil, örgütün Avrupa'daki bazı temsilcileri ve bazı yabancı güçler de her an bu projenin önünü tıkamaya hazır.
Kamuoyu deseniz henüz bir şey anlamış değil. Bir o habere bir bu habere bakıyor; bir yandan şehit cenazelerine lanet yağdırıyor, diğer yandan evlenip PKK'dan kaçan genç kadının hikayesiyle kederlenip 'Bitsin bu kardeş kavgası' diyor. Kafalar karışık.
Peki bu karman çorman tablo ne demek? Açılım iflas mı etti? Hayır etmedi. Türkiye'nin Kürt sorununa kalıcı bir çözüm bulma çabası, günlük haberler, iniş çıkışlar veya anlık zorluklara endeksli değil.
Artık geri dönülmez bir yoldayız. Bazı konularda geri adım şansı da yok. Ankara istese de Kürt kimliğinin 'Acaba var mı yok mu?' diye tartışıldığı yasakçı bir dünyaya geri dönmesi mümkğn değil. Öyle bir dünya kalmadı zaten. Hükümetin ortaya attığı, İçişleri Bakanı Beşir Atalay'ın dillerdirdiği vizyon, Türkiye için o kadar elzem ki, AKP bunu yapmasa yarın başka bir parti yapacak. Çünkü artık 'vur vur öldür' dönemi kapandı. Tarihin akışı bu yönde. Akışa karşı kürek sallayamazsınız.
Kaldı ki, gerçekte hiçbir şey durmuş değil. Hükümet ve güvenlik birimleri, işin 'gizli' boyutunda hızla yol alıyor. Kamuoyu 'O dedi-Bu dedi' polemiklerine kapılmış giderken, bir yerlerde 'sessiz bir pazarlık' devam ediyor. Açılımın kamuya açık bölümü dışında, örtülü temaslar, uluslararası pazarlıklar sürmekte.
Pazarlığın bir ayağı, hadi dolaylı olarak diyelim, kuşkusuz Kandil ve İmralı. Ancak bir diğer boyutu Kuzey Irak'taki yönetim. Neçirvan ve Mesut Barzani ve Bağdat'ta Celal Talabani.
Denklemin bir diğer yüzü, PKK içindeki Suriye kökenli Kürtlere pasaport ve dönüş izni vermesi istenen Suriye. Kuşkusuz bir başka ayağı, belki de örtülü temaslarda daha aktif bir arabuluculuk rolüne soyunan Washington ve uzantıları.
Peki İran? Konuştuğum üst düzey yetkililere göre İran, dengede tutulması gereken, ortalığı karıştırma potansiyeline sahip bir güç. Hem PJAK nedeniyle PKK'dan yaka silkiyor; hem de gün geldiğinde PJAK'ı kontrol ediyor. Sınırdaki PKK eylemlerine karşı Türkiye'nin yanında gibi görüyor, hatta operasyonlara katılıyor, ama bazen de PKK içindeki uzantılarını eylem için kışkırtıyor. Neden, diye sormayın. Kapalı rejimlerin doğası bu. Az mı duyduk burada benzer Ergenekon hikayelerini. İran'da derin devlet içinde meydan muharebesi yaşanıyor.
İşte resim bu.