Geçen hafta Adana'da bir yerel gazetecinin bir fıkra nedeniyle Cumhurbaşkanı Abdullah Gül'e hakaret etmek suçundan 11 ay hapis cezasına çarptırılmasıyla ilgili 'Hakaret Etmek Hak mıdır?' başlıklı bir yazı yazdım.
Özetle savunduğum tez şuydu: Evet, bu çirkin bir fıkra ve saygın gazete cumhurbaşkanına yönelik böyle adi bir fıkraya asla yer vermez, vermemeli de. Ancak Adana'da tirajı birkaç bin bile olmayan bir yerel gazeteye dava açıp gazeteciyi mahkum ettirmek, Türkiye'nin ifade özgürlüğü konusunda zaten yara alan imajını daha da zedeler.
Yazımda siyasete soyunan insanların kendilerine yönelik eleştiri, protesto, alay ve hatta hakaret konusunda, sıradan vatandaşlardan daha toleranslı olmaları gerektiğini savunmuş ve 'sabırlı ve hoşgörüğü' mizacıyla standart Türk siyasetçisinden daha demokrat bir tutum sergileyen Abdullah Gül'ün bu davayı açmasına şaşırdığımı söylemiştim.
Cumhurbaşkanı'nın basından sorumlu başdanışmanı ve eski gazeteci meslektaşımız Ahmet Sever aradı ve bu davayla ilgili ajans ve gazete haberlerinde atlanan çok önemli bir detayı aktardı. Öncelikle cumhurbaşkanı, böyle bir dava açmamış, haberde ifade edildiği gibi bu davayla ilgili avukatlarını görevlendirmemiş! Hatta Cumhurbaşkanı'nın davadan haberi bile olmamış son dakikaya kadar. Sever'in verdiği bilgiye göre, cumhuriyet savcıları, 'cumhurbaşkanlığı makamına' hakaret edildiği düşüncesiyle bu tarz davaları kendi iradeleriyle açabiliyormuş. Adana'daki olayda da durum böyle.
Sever benim de yazıda aktardığım izlenimi teyit edercesine Cumhurbaşkanı'nın genelde medyaya bakışta son derece hoşgörülü ve eleştiriye tahammül edebilen bir kişilik olduğunu, medyayı davalara boğmak gibi bir niyetle hakaret etmediğini anlattı. Her Allah'ın günü, Türkiye'de herkesle ilgili olduğu gibi Cumhurbaşkanı Gül'le ilgili de haklı, haksız, yerli, yersiz sayısız şey yazılıyor. Yerel gazetelerden internetin ücra köşelerine kadar. Cumhurbaşkanı'nın bunların büyük bölümünden haberi bile olması mümkün değil. Eleştiri konusunda hiçbir zaman dava açtığı görülmemiş.
Peki hakaret? Düpedüz bildiğimiz küfür kıvamında hakaretten söz ediyorum. Maalesef güzel memleketimizde iki kelimeyi bir araya getirmekten, düzeyli eleştiri yapmaktan aciz ve bu aczi evde karısını dövüp dışarıda ağzından köpükler saçarak ya da internetin başında oraya buraya hakaret sallayarak kamufle etmeye çalışan zavallı cahiller var. Türkiye'de her köşeyazarı bu insanları tanır. Onlar, büyük bir saflıkla internetin başında görünmez olduklarını düşünerek yazarlara ve siyasilere hakaret emailleri yollayan, düzgün cümle kuramadıkları ya da geçmişte ağır travmalar yaşadıkları için cinsel şiddet içerikli küfürlerle kendilerini ifade edibilen kızgın genç adamlar topluluğu...
Hadi biz yazarlar iplemiyoruz, ama temsil ettiği makamın onurunu korumakla görevli Cumhurbaşkanı bu tarz saldırganlara karşı ne yapmalı?
Ahmet Sever çok önemli bir bilgi veriyor. Cumhurbaşkanı Gül, bu zamana kadar yalnız 3 hakaret davası açmış bu tarz saldırganlara. Sever, davaların içeriği konusunda bilgi veriyor. Tüylerim ürperiyor. Örneğin bir tanesi, internette bir habere yapılmış bir yorum. Ağza alınmayacak cinsten, yukarıda anlattığım tarz hastalıklı ve tehlikeli bir saldırı. 'Buna dava açmamak mümkün mü? Doğru da değil bunu es geçmek' diyor Ahmet Sever. Haklı.
Ahmet Sever'i ve Çankaya'nın kurmuş olduğu tolerans-özsavunma dengesini önemli buluyorum.
Ancak bu Türkiye'de ifade özgürlüğünün sınırları konusunda ideal bir yerde olduğumuz anlamına gelmiyor. Daha bu konuyu çok tartışmamız, basın olarak çok kafa patlatmamız lazım. Örneğin yukarıda anlattığım tarz hakaretleri ifade özgürlüğü olarak savunmayız. Ancak, yine 'hakaret ve küçük düşürme' kategorisinde değerlendirilen siyasi eleştiriler, karikatürler, hatta alaylı ifadeler ceza davası konusu olmamalı. Henüz aradaki dengeyi kuramadık. Umarım önümüzdeki dönemde basın örgütleri bu konuyu ele alır.