D-day, 2. Dünya Savaşı'nda Normandiya Çıkarması'na verilen addır. Müthiş bir savaştı bu. O gün sahilde hem Alman hem de Amerika-İngiliz tarafından binlerce insan öldü, yaralandı, büyük acılar çekildi.
Bu aşamada ben de evliliğimin D-day'ini yaşadım. Bunu bilmenizi istiyorum.
Her şey Rana'nın daha Amerika'dayken bana açtığı telefon ile başladı. Hatırlatayım; ben New York'ta bir dizi tuhaflıklar yaşarken o da Boston'daydı.
Dönüşte aynı gün farklı şehirlerden yola çıkacağız. 'Sen benden erken varacaksın. Atatürk Havalimanı'nda beni bekle ve karşıla. Konuşacaklarımız var' dedi.
Bu üzerimde, Londra'ya yapılacak hava saldırısı öncesinde çalınan sirenlerin etkisini yaptı. Londra'dan sonra benim şahsımda da bir Blitz yaşanacaktı mutlaka. (Blitz, Londra'nın hava bombardımanıyla yıkılıp yakılmasına verilen addır).
Sevgili okuyucular bakın en dramatik, en alakasız bir olayı anlatırken bile kendimi tutamıyorum ve yine de bilgiler veriyorum. Hakkımı nasıl ödeyeceksiniz bilemiyorum. Beni evinizde bir süre misafir ederek başlayabilirsiniz hakkımı ödemeye. Çünkü Rana'nın D-day'imizden sonra beni kısa süre içinde evden atma ihtimali büyük.
Neyse; ben döndüm ve beklemeye başladım. Arada bir yürüyordum terminalin içinde. O an arkamdan 'Dead man walking' diye bağrılsaydı kimse şaşırmazdı ('Dead man walking', ABD'de idam mahkumlarının idamın gerçekleşeceği odaya yaptıkları son yürüyüşte arkalarından bağrılan cümledir).
Neyse; D-day çıkarmasının sinyali verildi ve Rana pasaport kontrolünden çıktı. Selam sabah yok; 'Gel seninle biraz yürüyelim şu gümrüksüz satış alanına doğru'. (Orada viski satıldığından, bu beni Godfather filminde Marlon Brandon'un söylediği 'ona reddedemeyeceği bir teklif yaptım' türünde etkiledi.)
'Nasıl geçti seyahatin' diye sordu. 'Vallahi çok yoruldum. Başbakan'ı takip etmek kolay değil' diye söylendim. 'Baştan anlaşalım, boşuna yalanlar söylemeye çalışma. Çünkü Boston'dan ayrılmadan bilgisayarı açtım ve 'Bizimki neler yazmış' diye okudum yazılarını' dedi.
Ben o an ani bir kalp krizini ummaya başladım. Galiba kısmi felç de geçirdim. Bu sorgulama eve kadar bekleyemediğine göre Rana beni mutlaka oracıkta boğup öldürecekti.
'Kadınlara masaj yapmayı teklif ettin öyle mi? Gecenin bir vaktinde odanın kapısı çalındı demek. Sonra ne oldu, haydi anlat bana bakayım, çok heyecanlı' dedi.
Ben soruya direkt cevap vermek yerine konuya genel teorik bir yaklaşımda bulundum ve sosyal Darvinizm'in temel ilkelerini anlattım. Sonra da durum böyleyken bir erkeğin üzerinde sadece kombinezon ile sokağa çıkmış olan bir kadını reddetmesinin mümkün ve doğal olmadığını, bunu yapacak bir erkeğin mutlaka eşcinsel olması gerektiğini söyledim.
'Eh; sende o da varmış baksana yazmışsın, George adlı bir sevgilin varmış. Bir daha gitmeyeceksin New York'a dedi. Kendimi tutamadım. Meraktan, 'Eşcinselsem, George adlı sevgilim seni neden alakadar etsin ki' diye sordum.
Hay sormaz olsaydım.
'Benim için erkek-kadın fark etmez. Hayatında aniden beliriveren (bu bölümü azıcık yüksek sesle söylemişti. Halbuki o ana kadar çok sakin ve hatta yumuşak bir tonda konuşuyordu) kombinezonlu bir kadınla kaçamak yapmayı düşünebilmeni belki kabul edebilirim ama adı ister Jennifer ister George olsun hiçbir kimse ile sevgi ilişkisini katiyen kabul edemem. Kafanı keserim vallahi' dedi.
Ben ancak o anda Can Dündar'ın nerede yanlış yapmış olduğunu net biçimde anladım.
'Peki; bu arada selülit araştırmaları da başlatmışsın' diye sordu.
'Evet; bir gün parkta bacaklarını olağanüstü açmış bir şekilde oturan kadında bir miktarda selülit olduğunu, bunun bacağı daha da seksi yaptığını gördüm. Bunu Güneri Cıvaoğlu da eskiden söylemişti zaten. Bunun üzerine yakın ve derin bacak araştırmaları başlattım' diye cevap verdim.
'Peki sonuç' diye sordu.
'Birkaç kez polis çağırmaya kalkıştılar. Birkaç kez de kadınlar tarafından ölümle tehdit edildim. Bir keresinde ise bir kadın araştırmamı yapabilmem için benden 150 dolar istedi ama maalesef param yoktu, veremedim' diye anlattım.
Yine yumuşak ve tatlı bir ses tonuyla 'Peki canım; araştırmalarını Türkiye'de de sürdürmeyi düşünüyor musun?' dedi.
Vereceğim cevaba göre yaşamayı sürdürüp sürdürmeyeceğime karar vereceği görülüyordu bakışlarından. (Rana'nın gözü yeşildir, kırmızı da basınca hayli korkutucu olabiliyor.)
Ben yine de dürüstlüğü elden bırakmadım. 'Aslında araştırmalarımı burada da sürdürebilsem çok iyi olurdu. Bir bilim insanı olarak uluslararası karşılaştırma yapmak hayli heyecanlı olurdu' diye düşünüyorum. Hangi ülkenin kadınlarının bacakları daha güzel, hangi ülkede az selülit kadının bacağına daha çok yakışıyor. Tüm dünya bu soruların cevabını merak ediyor.
'Eeeee' dedi Rana. Ben de 'Ama son gelişmelerin ışığında araştırmama bu aşamada ara vereceğim. Bir sonraki yurtdışı gezisinde devam ederim inşallah' dedim.
Bir süre sessiz durdu. Sonra gülümseyerek 'Yurtdışı gezilerimizde bir daha benimle aynı anda aynı kıtada olmayacaksın' dedi.
Ben de 'Peki; sen bir daha Amerika'ya gittiğinde ben de çaresiz Japonya'ya giderim o zaman' dedim.
Zaten Mistress Yuki'nin memleketini uzun süredir görmek ve incelemek istiyordum bu da bir fırsat olacaktı bana ama bu bölümü tabii ki Rana'ya söylemedim. Bu sizlerle
Yasal Uyarı: TurkMedya internet sitelerinde yayınlanan haberler ve köşe yazılarının tüm hakları TurkMedya Yayın Grubuna aittir. Kaynak gösterilerek dahi haberin veya köşe yazısının tamamı yazılı izin alınmaksızın kullanılamaz.
Sadece alıntı yapılan haberin veya köşe yazısının bir bölümü, alıntı yapılan habere/yazıya aktif link verilerek kullanılabilir.