AKŞAM GAZETESİ | Aslı Aydıntaşbaş | 2009-10-01
Dün, Türkiye'de gazetecilik açısından kara bir gündü. Telefonda bir meslektaş 'Bitti. Artık bu ülkede gazetecilik diye bir şey yapılmaz. Başka işler bulacağız' diyordu. 3.7 milyarlık vergi cezasının, Doğan Grubu’nda bile çalışmayan bir gazeteci üzerindeki etkisi buydu.
'Yok, hayır alakası yok', demek istedim ama yalan söylemiş olacaktım. Bu hafta Doğan Grubu üzerine yağan astronomik vergi borcu, Türkiye'de her köşe yazarına, her sayfa sekreterine, genel yayın yönetmenine ve en çok üzüldüğüm, her genç muhabire bir mesajdı: Ayağını denk al, hükümete kafa tutma, yoksa bedeli ağır olur.
Mesaj alınmıştır. Artık hepimiz biraz daha 'yandaş' takılmak durumundayız. Aydın Doğan'a bile bu olduysa...
Ne acıklı. Oysa normal bir demokraside, medyanın işi tam tersidir aslında. Öküzün altında buzağı aramak, yolsuzlukları ortaya çıkarmak, kamu adına hükümetleri denetlemek, sorgulamak, yöneticilerin hayatlarına mercek tutmak ve yeri geldiğinde, kafa tutmak...
Artık bir gazete, bir medya patronu için bütün bunları yapmak, bir nebze daha zor. Çok kullanılan Rusya ve Putin metaforu, tamamen boş değil. Türkiye, bakanların süpermarketten alışveriş yaptığı, başbakan evlatlarının torpilsiz, kıyaksız sıradan işlerde terlediği Avrupa demokrasileri yerine, çakma siren seslerinin öttüğü, imtiyaz sınıfının sürekli imtiyazlarını genişlettiği, oligarkların terbiyeli terbiyeli 'Sessiz Güç' etrafında kenetlendiği Rusya/Dubai modellerine öykünüyor. Zaten son yıllarda Batı'ya alternatif stratejik model arayışlarının doğal sonucu da bu. Halktan da aksi yönde bir talep yok. O zaman bize de susmak düşer.
Yine de, sevin sevmeyin, safi ifade özgürlüğü ve siyasi baskı nedeniyle, Aydın Doğan'a gelen cezaya sessiz kalkmak mümkün değil. Hepimiz aynı gemideyiz. Bugün Doğan susturulursa yarın, öbür gün biz...
Ama göreceksiniz, Doğan medyası dışında çok kişi sessiz kalacak. Nedenini anlamak da güç değil.
Aydın Doğan Türkiye'de baskı gören, haklı ya da haksız bir şekilde devletin tokadını yiyerek susturulan ilk medya patronu değil. Buraya adım adım gelindi ve her adımda Doğan Grubu rakiplerinin haksız biçimde yerden yere vurulmasına, haksız biçimde cezalandırılmasına ses çıkarmadı. Hatta daha da ötesinde, teşvik etti ya da alkış tuttu.
SABAH'ın Ankara temsilcisiyken sakin bir pazar günü yüzlerce polis geldi büroya ve devlet, daha doğrusu TMSF, gazeteye el koydu. Normal bir demokraside düşünülemeyecek bir olay. O dönem Doğan gazetelerinden tek kelime eleştiri gelmedi. Olay daha sonra mahkeme kararıyla durdurulsa bile gazete eski sahibi Turgay Ciner'den alındı, bir süre sonra hükümete yakın bir işadamı, Ahmet Çalık'a satıldı. Daha önce Ciner'in medyaya girmesine karşı çıkan, borsaya açılmasına bizzat son dakikada engel olan Doğan Grubu, bütün bu operasyona alkış tuttu.
Gazetesini kaybeden ve devlete yüz binlerce dolar bedel ödeyen Turgay Ciner, acaba bugün o sürece bizzat katkısı olan Doğan'a ne kadar üzülmüştür?
AKŞAM Gazetesi'nin de sahibi olan Çukurova Grubu'nun başından farklı şeyler geçmedi. Doğan Grubu, hem TMSF hem de yargı sürecinde Çukurova'nın medyadan çıkması için adeta bir linç kampanyası yönetti. Gruba yeniden, yeniden, yeniden, adeta siyasi sindirme hareketi gibi borç yükü bindikçe, sessiz kaldı. Hayır sessiz kalmadı, alkışladı.
Adeta uçurumun kıyısından dönen Mehmet Emin Karamehmet, bugün Doğan'a gelen ceza konusunda ne kadar kederlidir acaba?
28 Şubat sürecinde Türkiye'de bir bazı gazeteciler, Doğan Grubu'nun alkışlarıyla yerinden oldu. İslamcı ya da muhafazakar olabilirler, ancak hapsi boylamayı hak etmemişlerdi. Kendi çapında bir medya patronu olan Albayrak, bildiğim kadarıyla hapiste zulüm gördü. Bugün ne kadar kederlidir Aydın Doğan'a vergi cezası konusunda?
Son 20 yılda tanınan tanınmayan, merkez medya ya da marjinal gazetelerden çok gazeteci baskı gördü, hatta hapisler yattı bu memlekette. Doğan Grubu yukarıdaki olaylardan herhangi biriyle ilgili basın özgürlüğünü savunsa, 'Rakiplerimin de yaşama hakkı var' diyerek siyasi otoriteye biraz tepki koysaydı, bugün bu noktada olmazdı. Ama yapmadı. Şimdi ise etrafı bomboş.
'Önce komünistleri götürdüler. Komünist değildim ses çıkarmadım. Sonra Yahudiler için geldiler. Sessiz kaldım çünkü Yahudi değildim. Sonra Katolikler, ama yine konuşmadım çünkü Protestandım. Beni almaya geldiklerinde, ses çıkaracak kimse kalmamıştı.'