AKŞAM GAZETESİ | Aslı Aydıntaşbaş | 2009-10-01
Üç gün önce vefat haberini alınca, içime bir hüzün çöktü. Artık o neşeli sohbetler, Zeynep Hanım'ın Payard'dan aldığı o günahkar kek ve kurabiyeleri önüme koyup 'Yemiyosun Cicim. Yesene bunlar kilo yapmaz' diye üstelediği, Osman Efendi'nin ise Obama, Bush ya da günün politik konusu neyse onunla ilgili zekice analizler yapıp ardından ince espriler patlattığı o tatlı akşamüstü ziyaretleri olmayacak hayatımda. Manhattan Lexington Avenue'daki o beyaz halılı dairenin arka salonunda akşamüstü içkisi yudumlarken hayatı konuşmayacağız. Birlikte tiyatro ya da operaya gidemiyeceğiz artık. Osman Efendi’nin iki dünya savaşı arasında Avrupa, Osmanlı tebası ya da resmi tarih kitaplarından derdest edilmiş gerçek tarihle ilgili anlattığı o inanılmaz hikayelerden mahrum kalacağım.
New York'ta yaşayan son Osmanlı Şehzadesi Ertuğrul Osman Efendi'nin bu hafta hayata gözlerini yummasıyla bir çınar devrildi bu dünyadan. Ölümüyle belki Türkiye Cumhuriyeti, kendi mazisine yönelik hasret kaldığı son bağı da kaybetti.
Ancak ben, bir dost kaybettim.
Osman Efendi ve eşi Prenses Zeynep Hanım'la New York'ta yaşadığım yıllarda başlayan çok özel bir hukukumuz vardı. Cenazeden önce evinde ziyaret ettiğim Zeynep Hanım'ın iyice erimiş gitmiş, zayıflamış vücuduna sarıldığımda 'Çok ani oldu. Kışlıklarını getirmiştim İstanbul'a. Bir gün öleceğini biliyordum ama bu kadar ani beklemiyordum' diyordu.
Öyle insanlar vardır ki, bu gezegende 97 yıllık varlıkları bile yetmez. Bir o kadar daha olsun isterseniz. Osman Efendi öyle biriydi.
Nesli tükenmiş bir Rönesans Adamı'ydı. Hem Doğulu hem Batılı'ydı. Saray kültürüyle yetiştiği için bir yandan İtalyanca, Fransızca konuşur, diğer yandan Osmanlı kimliğinin unsurlarını yaşatırdı. Onun için küçük yaşta Arapça öğrenip Kuran'ı okumuş olmakta akşamüzeri bir aperatif almak ya da Wagner sevmek arasında bir çelişki yoktu.
Komikti. İngilizlerin 'dry humor' dediği cinsten ironileri bulur, ince esprileri ve muzip bakışlarıyla lafı gediğine oturturdu.
Centilmendi. Hasta bile olsa bir bayanı uğurlarken ayağa kalkardı. Bir salon adamı olmayı bilirdi.
Kendiyle barışıktı. 'Cumhuriyet belki bizim aile için iyi olmadı ama Türkiye için fevkalade önemli' derdi. Cumhuriyete kızgın ya da hınçlı değildi. 12 yaşında bir gecede anne kucağından ayrılarak ödediği ağır bedele rağmen bir gün bile bu topraklara göz dikmedi.
Zekiydi, çok zekiydi. Bebekken kucağında oynadığı dedesi Sultan Abdülhamit'in hırsını değil zekasını almıştı. Türkiye ile ilgili analizleri hep isabetliydi. Zeynep Hanım'la birlikte dünyayı yakından takip eder, olan biteni yorumlarlardı. Merkez sağ olmasına rağmen Bush'a çok kızar, Irak savaşının uzun vadede Türkiye’nin başına iş açacağını hep söylerdi.
Osmanlı'ydı. Laiklik, başörtüsü, Kemalizm gibi konularda biz Cumhuriyet kuşağını felç eden kompleksleri yoktu. Kendini bu toprakların insanı sayar, Araplar'ı tanır, İsrail'e kızar, Osmanlı milletlerine sevecenlikle yaklaşırdı.
Kanadı kırıktı. 12 yaşında Türkiye'den ayrılmak zorunda kalmış, sürgünde geçen yıllarda Fransız ya da Amerikan pasaportu almayı reddetmişti. 92 yaşına kadar pasaportsuz, tebasız yaşadı. Pasaport çilesi 2004 yılında Başbakan Tayyip Erdoğan'ın girişimiyle Türk pasaportu alınca bitti. 'Benim zaten Türk olduğuma şüphem yoktu ki' demişti pasaport aldığında.