AKŞAM GAZETESİ | Serdar Turgut | 2009-10-01

kategori2

Gelir gider aklın derin düşünceleri

Bir süredir düzenli olarak feci bir kabus görüyorum. Bu kabus, Münevver Karabulut cinayeti sonrasında taktığım Robert Olen Butler'ın 'Severance Stories' adlı kitabını okuduktan sonra başladı. Bir insanın kafası vücudundan kesilerek ayrıldığında o kafa kalan oksijen nedeniyle 240 kelime oluşturacak kadar süreyle konuşabiliyormuş. Yazar da bu bilgiden yola çıkıp kafası kesilmiş değişik inasanları konuşturan hikayeler yazmış. Her hikaye de 240 kelimeden oluşuyor.
Dahiyane bir fikir, harika bir yazarlık filan derken kapıldım gittim kitaba. Ama bitirince de kabuslarım başladı. Haftada en az üç gece görüyorum aynı dehşet verici rüyayı.

Gördüğümü aynen anlatıyorum: Olacak iş değil ya; güya ben bir gün Meclis'e gitmişim. Yolumu kaybederek AKP kulisine girmişim. Orada dolanırken Başbakan uzaktan beni görüyor. Ve yardımcılarına 'Bana hemen bir testere bulun da şuna dersini vereyim' diyor. Hemen getiriyorlar testereyi tabii ki. Geliyor ve beni kurban edecek gibi yatırıyorlar yere. Başbakan büyük keyif alarak kıtır kıtır kafamı kesiveriyor.

Hayır; rüyamın ürkütücü yanı bu değildi. Hatta rüya bu kadarla kalsa fazla etkilenmeyecektim bile, normaldir bu, olabilir. Zaten bu gidişat sürerse sonunda olacak da bu deyip unuturdum rüyamı. Ama asıl facia, kafam kesildikten sonra başlıyor. Birden DTP'li Emine Ayna, AKP Grubu'nu ziyaret etmek için salona giriyor. Girer girmez de benim vücudumdan ayrılmış şekilde yerde duran kafamı görüp gülümsüyor. Sonra da eğilip kafamı yerden alıp, koltuğunun altına sıkıştırarak çıkıp gidiyor. Giderken de, 'Ona edeceğim birkaç laf var' diyor. Ve inanabiliyor musunuz; ben bu hayattaki son 240 kelimemi onunla sohbette harcamak zorunda kalarak ölüyorum. Kabusum burada bitiyor.

***
Bir diğer takıntı haline gelmiş düşüncem de şu: Acaba protesto için podyumdaki konuşmacılara ayakkabılarını fırlatan protestoculara eylem bittikten sonra fırlattıkları ayakkabıları geri veriliyor mu? Bu çok önemli. Çünkü eğer geri vermiyorlarsa, örneğin; ben konuşmakta olan bir yayın yönetmeninin (hangisi olursa olsun fark etmez benim için, al birini vur ötekine) protesto etmeye kalkışsam hayatta kıyıp ayakkabımı fırlatmam.
Şimdi yeri geldi düşünüyorum da, hiçbir eşyama kıyıp atamam yayın yönetmenine. Dolayısıyla protesto için ayakkabı fırlatan eylemcilerine ayakkabılarının hemen geri verilmesi uluslararası norm olmalı. Norm olsun ki bizler gönül rahatlığıyla ayakkabılarımızı istediğimize fırlatabilelim.

***
Önceki akşam Sevim Gözay'ın Habertürk'teki programında 'Kadın gazetecilerin yükselmesi yayın yönetmeninin yatağından mı geçer?' temalı bir sohbete katıldım. Programda bana böyle bir yayın yönetmenini tanıyıp tanımadığım soruldu. Ben de 'Hayır, böyle birisine hiç rastlamadım' dedim. (Ve evet bu konudaki tuhaf derin düşüncem sadece bundan ibaret).

***
New York'tayken bir gece düşmüştüm ve kaba etim çürüdü. Rana popomun mosmor halini görünce bana 'Mistress Yuki nasıldı, iyi miydi yaşlanmış mıydı' diye sordu. Öyle anlaşılıyor ki; ben evlilikte şeffaf olunması konusunda hayli abartılı gitmişim galiba. Kendimi kontrol altına almam gerekiyor.

***
Umarım Hollanda ile aramızda absürd bir kriz çıkar da Başbakan Amsterdam'a gider. Çünkü benim bir an önce Amsterdam'da araştırma ve incelemelerde bulunmam gerekiyor. Bilmem anlatabiliyor muyum?.. Ve umarım Amsterdam'da Hollandalı genç kız gazetecilerin, Türkiye'de çalışma ve yükselmek isteyenleriyle de tanışırım. Eskiden kalma yayın yönetmeni yazan İngilizce kartlarımdan nasıl olsa hala daha var. Evet istiyorum Amsterdam'ı.

***
Dün tanıdığım tüm yayın yönetmenlerini aradım ve hepsine lafa 'Bana bir tane borcun var' diye başladım. 'Niye diye?' sordular ben de 'Yahu dün akşam meslekte yükselen genç kızların yolu yayın yönetmeninin yatağından mı geçer' konulu bir televizyon programına katıldım ve belki inanmayacaksın ama iki saate yakın konuşmama rağmen seninle ilgili tek bir espri yapmamayı başararak programı tamamladım' dedim. Ve sonra 'Hoşçakal' dedik birbirimize.

***
Kaliforniya Mojave Çölü'nde eskimiş uçakların bırakıldığı bir uçak mezarlığı var ya; umarım bir yerlerde eski telefonların bırakıldığı bir cep telefonu mezarlığı da vardır. Burasını bulup bir an önce gitmem gerekiyor. Çünkü mezara atacak birçok cep telefonum oldu.
New York'a iner inmez iki telefonumun da hat bulamaması yüzünden yaşadığım olağanüstü panik atak nedeniyle kendime birçok yeni tuhaf cep telefonu aldım. İşler kontrolden çıktı. Şu anda masamın üstünde beş tane cep telefonu aynı anda şarj oluyor. Hangisinde hangi numara var, hangisinin Pin'i ne, hiçbir fikrim yok. Üstelik bu bilgileri nasıl öğreneceğimi de bilmiyorum. Beceriksizliğim artık had safhada. Hangi konuya el atsam bu şekilde işler karışıyor. Şimdi bir tanesini seçeceğim kendime ve diğerlerini de cep telefonu mezarlığına atmak için hemen gideceğim.