AKŞAM GAZETESİ | Serdar Turgut | 2009-10-04
Her zaman söylemişimdir, medyada patron olmak gerçekten zordur. Başka sektörlerde o parayı harcasanız geri dönüşü büyük ihtimalle daha çabuk olacaktır ama medyada dönüşler çok daha güç ve geçtir. Büyük masraflar var, kazanılan para da o kadar büyük değildir. Bunun dışında her ülkede siyasi iktidarla başınızın belaya girmesi ihtimali var. (Bu bizim ülkede bir ihtimal değil, bir kesinlik halindedir).
Anlayacağınız; medya patronluğu insanın başını ağrıtan bir patronluktur.
Bütün her şeyin dışında bir de gazeteciler var tabii. Her birisi egosu patlayacak kadar şişmiş ve tüm dünyanın kendi etrafında döndüğünü sanan birtakım insanlar bunlar. Egoların şişmesi belki de iyi iş çıkarmanın bir önkoşulu olabilir. Ama tüm bu egoları yönetmek büyük zahmet ister. Gerçi patronlar gazeteciler ile kendi aralarına bazı koruyucu duvarlar örer ama bazen onlarla direkt muhatap olmak kaçınılmaz da olabilir.
Yani anlayacağınız; sektörde patron olmanın kendiliğinden getirdiği doğal zorlukların yanı sıra güçlü egolu gazetecilerle uğraşmak zorunluluğu da vardır. Gazeteci, patronun işe karışmayacağı ideolojisine inanmıştır.
Bizim sektör, büyük paralar harcamasına ve riskler almasına rağmen patrondan işe karışmamasını talep edebilen tek sektördür.
Yani bu şekilde bakıldığında medyada patron olunması yapılacak iş değil gibi gözükmektedir.
Bütün bunlar evrensel tespitlere dayanmaktadır. Türkiye'de ise ilave güçlükler, yükler var medya patronu olmanın üzerinde. Başka işleriniz olacak ki; medyayı ayakta tutabilesiniz. Ama medyanız yüzünden iktidarlarla ilişkiniz bozulduğunda sadece medya değil diğer bütün işlerinizin risk altına alınması ihtimali/kesinliği var burada.
Kapitalizm tam gelişmemiş olduğundan, toplumda ve de siyasilerde burjuva kültürü oluşmadığından, demokrasi de aksak yürüdüğünden, iktidar-medya ilişkileri özellikle hastalıklıdır bizim ülkede.
Şimdi mesleğimizin bazı iç dinamiklerinin sadece Türkiye ile kısıtlı olmadığını ve bazı eğilimlerin global olduğunu gösterecek bir fotoğrafın analizini yapacağım.
Bu fotoğraf, Watergate skandalının yaşandığı yıllarda, bu skandalın üstüne büyük enerji ile giden, adım adım Başkan Nixon'un suçunu ispatlamaya başlayan ve devletin tüm birimlerinin öfkesini üzerine çeken Washington Post gazetesinde 1973 yılının ağustos ayında çekildi.
Bu fotoğrafı dikkatle analiz ettiğimizde patron-gazeteci ilişkilerinin dinamiği üzerine çok ilginç sonuçlara varabileceğiz.
Fotoğrafta sol başta oturan Katherine Graham, gazetenin sahibesi. Sonra soldan sağa ayaktakiler Carl Bernstein ve Bob Woodward. (Gazetecilikleri filmlere konu olan efsanevi iki gazeteci). Sonra ayaktaki üçüncü kişi Woodward ve Bernstein'ın günlük rutinde yöneticisi olan Howard Simons (Managing editor), en sağda oturan yine efsanevi yayın yönetmeni Ben Bradlee.
Vücut lisanlarına, pozisyonlarına ve surat ifadelerine bir bakın bunların.
Sahibe Katherine Graham, büyüklüğü bilinen, olmuş bir 'Patroniçe'. Devletin tüm baskısına gazetecilik uğruna dayanıyor. Çok köklü bir aileden geliyor ve de çok zengin ama bu fotoğrafta surat ifadesi hiç de mutlu değil. Hatta kızgın bakıyor gibi gözüküyor. Ünlü muhabirlerine, 'Sizin gazeteciliğiniz yüzünden başıma gelmeyen kalmadı' der gibi.
Ayaktaki gazeteciler ise çok neşeli. Kimbilir o gün ne büyük manşet bulmuşlar, 'Patroniçe'nin sorunları umurlarında bile değil. Üçü de 'Patroniçe'ye bakmıyor bile. Onların tüm konsantrasyonu yayın yönetmeni üzerinde. Bu da bir noktaya kadar doğal. Çünkü bu zorlu işin içinde, her gün bir aradalar. Ama onlar aralarında konuşup eğlenirken, 'Patroniçe'nin kendisini yalnız ve dışlanmış hissetmemesi, 'Ben bu kadar risk alıyorum, bunlar hiçbir şeyi umursamadan neşeliler' diye biraz kızmaması mümkün mü? Bunu beklemek insani mi? Nitekim surat ifadesinden anlaşılıyor ki; biraz kızmış ve bir şey söylemeden kendisini tutuyor gibi.
Yayın yönetmeninin işi en az 'Patroniçe' kadar çok zor burada. Gazetecilerle konuşup onlarla neşelenmek zorunda. Çünkü hiçbirisini üzmek istemiyor ama 'Patroniçe'yi de üzmemek zorunda. Bu nedenle yayın yönetmeni, gazeteciler gibi ayakta değil, oturuyor. 'Patroniçe'ye ne çok yakın ne de çok uzakta. Gazeteciler kadar neşeli gülemiyor, tavrını ayarlamak zorunda. Gazeteciler odadan çıkınca belki de 'Patroniçe'yi de neşelendirmek, güldürmek zorunda.
O odada çok hassas dengeler var. Bir kişiden küçük bir yanlış hareket, laf olduğunda tüm zor denge aniden çökebilir ve gazetenin geleceği bile riske atılabilir.
Tabii hepsi de dayandılar. Sonunda Benstein ve Woodward gazeteci olarak tarihe geçti. Ben Bradlee hala daha büyük yayın yönetmeni olarak anlatılıyor. Katherine Graham ise o gün sabretmesinin, bazı sıkıntıları içine atmasının karşılığını, 'Patroniçe' olarak, şeref ve onur payeleri alarak, ailesinin saygınlığını daha da artırarak ve tarihe geçerek aldı.
Bu fotoğrafın sonu mesleğimiz açısından çok da hayırlı oldu.