Türkiye artık hepimizin bildiği üzere başarıların cezasız kalmadığı bir ülke. Başarısızlıklarsa öyle ya da böyle bir şekilde ödüllendiriliyor. Celalettin Cerrah, İstanbul tarihinin en kötü polis müdürlerinden biriydi. Polis olmanın, toplum güvenliğinin Barış Manço bıyığı uzatmaktan çok daha başka manalara geldiğini bir türlü anlayamadı... Onun yönettiği İstanbul gerçek bir suç şehrine dönüştü. Evlerimize hırsızların girdiği, sokakta taciz vak'alarının arttığı, Beyoğlu'nda güpegündüz insanların öldürüldüğü, kapkaç olaylarının doruğa vurduğu bir 'Gotham' oldu.
Uzun uzadıya bu kabarık sicili tekrar etmeye gerek yok. Cerrah, aynı zamanda kafa kesip çöp tenekesine atan katillerin ellerini kollarını sallayarak sokaklarda dolaşacağı kadar 'güvenli' bir İstanbul da yarattı.
Bir zamanlar kulaktan kulağa fısıldananlar, şimdi alenen tartışılıyor artık. Cerrah'ın İstanbul'dan 'gönderilmesi'nin altında Cem G.'nin yakalanmasının gerçek bir skandala dönüşmesinin yattığı konuşuluyor...
Sonuçta Cerrah ve ekibi bu işi yüzüne gözüne bulaştırdı; bunu da duymayan kalmadı.
İstanbul'dan gönderildi belki... Burada imparatordu, şimdi yasal olarak daha üst seviyede olsa da eski gücü yok... Bunlara kabul...
Ama öyle ya da böyle Cerrah bir şekilde ödüllendirildi... Bu sürgün eninde sonunda bir rütbe yükseltmesiyle sonuçlandı... Keyfi yerinde, karışanı, görüşeni yok... Ve daha da önemlisi 'Valiler ligi'nde; eski konumundan bir üst seviyede...
Sürgüne gönderildi ama hiçbir bedel ödemedi... Kamuoyuna hesap vermedi... Hiç başı ağrımadı... Cem G.'nin takibiyle ilgili oluşan dedikoduları aydınlatamadı... Şüpheler dağılmadı... Polisin görevi ihmal edip etmediğine dair meraklar giderilmedi...
Cerrah işini çok iyi yapmış olabilir... Hiçbir şekilde bu görevi yüzüne gözüne bulaştırmamış da olabilir... Hiçbir suiistimal, hiçbir şüphe yoktur belki de bu olayın üzerinde. O zaman da ciddi bir iletişim ve algı sorunu var demektir...
Bizi kendi sicilinin mükemmel olduğuna ikna etmek zorunda...
Maalesef algı Cerrah dönemi Emniyet'inin bu işin altında kaldığı yönünde...
Sonuçta suçluları yakalamak bir polisin görevi... Katili yakalamayan bir polis görevini yapmamış sayılmaz mı? Görevi yapmayan bir polisin de bir cezasının, bu başarısızlığa karşı bir yaptırımın olması gerekmiyor mu?
Cerrah dönemi yüzünden polise inancın, güvenin de sorgulanmaya başlandığı unutulmamalıdır...
Ya Cerrah ortaya çıkıp kendisini somut bir şekilde aklayacak; ama tehdit etmeden, ses tonunu yükseltmeden, o öfkeli bakışlarını atmadan...
Ya da tarihin en başarısız polis müdürü olarak hatırlanacaktır...
Ve, evet, Türkiye'de başarısızlık ödüllendirilse tarih en ağır cezayı keser, affetmez.
Gecikmiş bir film eleştirisi
Orada, kasanın yanında, yığılmış DVD'lerin arasında görünce alışverişimi tamamlamış olmama rağmen uzandım, hemen satın aldım. Bir an önce izlemek istiyordum, sinemada kaçırmıştım ve çok merak ediyordum.
Yönetmeninin 'Filmimin hakkını vermediler, yeniden vizyona sokacağım' ısrarı yüzünden DVD'sinin çıkması da epey gecikti...
Neyse sonunda kavuştum Tolga Örnek'in 'Devrim Arabaları'na ve izledim...
'İyi bir Türk filmi ama ortalama bir Amerikan filmi' diye özetleyebilirim; Amerikalıların yakın tarihteki olayları dramatize ederek beyazperdeye yansıtma alışkanlığının bir devamı 'Devrim Arabaları.' Bizde bu türe pek prim veren yok. Öte yandan özenle çalışıldığı belli; dekorlar, kıyafetler, aksesuarlar son derece profesyonelce döneme uygun kotarılmış. Araba yaratmak için uğraşan mühendislerin hem iş tempoları hem de bununla paralel özel hayatlarında yaşadıkları krizler de filme yansımış.
O kadar az Türk filmi izliyorum ki... Ama bunu beğendim... En azından kendini merak ettirdi, izlettirdi bana...
Neden izlenmedi peki? Bilmiyorum... Herhalde varoş bir aşk hikayesi ya da lumpen mizahı olmadığındandır... Türkiye geriye giden bir ülke oldu işte; eli yüzü düzgün, kentli filmler tutmuyor.
'Devrim Arabaları' vesilesiyle kesin bir yargıya da varmak da yerinde olacaktır: Taner Birsel ne kadar iyi bir oyuncuysa Halit Ergenç bir o kadar kötü...