AKŞAM GAZETESİ | Oray Eğin | 2009-10-09

kategori2

En büyük asker bizim asker

Perşembeyi cumaya bağlayan gecenin bir vakti geldim eve. Her şey olağan seyrinde ilerliyordu. Önce köpeğim Rashit'i dolaştırdım, sonra yarının gazetelerine bakmak için bilgisayar başına oturdum. Birkaç köşe yazısı okudum, manşetlere baktım. Twitter'da son dakika gelişmelerine baktım. Çoktandır eski ilgiyle takip etmediğim Facebook'uma baktım; vazife icabı gibi.
Bir arkadaşımın ilişki statüsünde değişiklik olmuş. Kız arkadaşından ayrılmış, hiç ayrılmayacağını düşünüyordum... İnsanların özel hayatlarını Facebook'ta anı anına güncellemeleri sayesinde benim gibi mahremiyet meraklıları da bilgilenmiş oluyor.
Sayfasına baktığımda beni şaşırtan onun medeni durumu değil, geçtiğimiz günlerde katıldığı bir Facebook grubu oldu... 'Unutmayacağız ve yaşatacağız' başlıklı bir grup... Tanıdığım bir isim hakkında...
Kendi kendime dedim ki 'Herhalde arkadaşlar arasında bir geyiktir' ve üzerinde durmadım. Son zamanlarda sık sık rastlıyordum böyle şeylere: Ünlü olmayan insanlar kendilerine 'celebrity' sayfası açıyor, arkadaşlar birbirleri hakkında böyle gruplar başlatıyor.
Sayfada, gülümseyen fotoğrafıyla bakıyordu bana. 'Unutmayacağız ve yaşatacağız' - ne anlama gelebilir ki?
Google'ladım. Hiçbir şey çıkmadı. Google kendi kendine 'trafik kazası, 9 Eylül 2009' gibi sonuçlar verdi ama hiçbiri açılmadı; sayfaların süresi dolmuş, önbellekte yok. Panikledim.
Tek haber kaynağım Facebook'ta dolanmaya başladım. Saat 03.42 oldu. Telefonla sevgilisinden ayrılan arkadaşımı aradım. Kapalı. İkisi daha iyi arkadaştı ama son yıllarda birbirlerinden kopmuşlardı. Ortak başka da bir tanıdığım yoktu.
Bilgisayar başında, o saatte, dünyada sanki sadece kendiniz uyanık kalmışsınız gibi hissedilen yalnızlık aynı zamanda çaresizlik anlamına geliyor.
Anlamam epey zor olsa da sonunda gerçekle yüzleştim... O artık yok... Gerçekten yok... Detay öğrenmeye çalışıyorum, nafile.
En son ne zaman konuştuğumuzu düşündüm... Epey olmuş... Yaz ortasıydı herhalde; iki günlüğüne tatile gitmiş, deli gibi çalışıyordu. Ondan birkaç ay önce de Caddebostan'da geçirilen bir akşam...
'Bir dahaki görüşmemiz yine altı ayda bir olmasın' demiştim; 'Altı ay sonra aradım' diye gülerek yanıt vermişti.
Bütün hayatı deli gibi çalışmaktan ibaretti. Askeri okuldan atılmıştı; tekrar üniversiteye girip, üstelik çift anadal yapıp kendisine, ailesine, çevresine yeniden başarabileceğini kanıtlıyordu.
Üzerinde çalıştığım bir roman taslağında bir askeri okul öğrencisi karakter vardı; onunla tam da buna denk gelen bir zamanda, tesadüfen tanışmıştım. Mucize gibiydi denk gelmesi...
Bir röportajcı titiziliğiyle bir askeri okul anketi yapıyordum ona her görüştüğümüzde. Roman taslağımdaki karakterin adı da 'Asker'di ve ben de ona hep 'Asker' derdim.
O askeri okuldayken, hatırlıyorum, ona 'Gönülçelen'i vermiştim... 'Bu kitabı okumayan bir insan kaldığına inanamıyorum' diyerek. Sonradan okuldan atıldığında şakayla karışık kendimi suçlu hissettim. Sık sık okullardan atılan ve bir dönem gençler üzerinde kötü etki yapan kitabın kahramanı Holden Caulfield'i rol modeli aldığı için... Tabii ki gerçekler çok başkaydı.
Bir pazar öğleden sonrası bir kafede altı saat bana bu süreci anlatmıştı... Detaylarıyla, sahne sahne... 'O an tam ben Kelebek diye bir kitap okuyordum, camdan bir baktım...' gibi ayrıntılarla...
Gözümde o sahne canlandı... Sonra fotoğraflar, yazışmalar, chat kayıtları, bir tane de tesadüfen çekilmiş video arasında dolandım durdum...
Her şey olup bittikten sonra; cenaze kalktıktan, insanlar yavaş yavaş da olsa normal hayata dönmeye başladıktan sonra haberim olmasından dolayı suçluluk hissettim. En azından cenazesinde olmak istedim; elim ayağım birbirine dolandı.
O saatte ablasına ulaşacak bir yol buldum, mail yazdım; yıllar önce, bir askeri okul izninde, Nişantaşı'nda üçümüzün beraber geçirdiği bir cumartesi gününde tanıdığım ablasına... Sabah onun telefonuyla uyandım ve tabii ki saçmaladım. Ne yapmamı bekliyordunuz?
En son konuştuklarında 'Artık hiçbir şey beni tatmin etmiyor, tek başıma kalmak istiyorum, hiçbir şey yapmak istemiyorum, sadece kitap okumak istiyorum' demiş... Ölümün tesellisi gibi algılanırsa...
Kafamı yorganın altına sokup saatlerce ağlamak istedim. Ağlayamadım. Ağlayamadığım için kendimi bir kez daha suçladım; yeteri kadar üzülmemişim gibi...
Duvarına yazılan yazılarda insanların ölüme verdikleri tuhaf ve klişe tepkileri bir kez daha okudum.
27 Ağustos 2009'da bir e-mail yollamışım ona en son... 'Göçmen Tabanca' adresine... New York Times'tan askeri okulda okuyan erkeklerle gay'lerin neden iyi arkadaş olduklarına dair bir makale; 'bromance' modasına uygun olarak...
İzmir'e gitmeyi, aileyi görmeyi, ablasıyla yüz yüze konuşmayı, ondan bir anı almayı düşündüm. Vazgeçtim. Her şey için gecikmiştim.
Yapabileceğim tek bir şey vardı bana göre... Bütün çaresizler, eli ayağı birbirine dolanmışlar ve çözüm bulamayanların seçeneğini uygulamak... Kaçmak...
Şimdi bir havaalanı salonunda kıta değiştirmeyi bekliyorum. Gidip üzerimden bu çaresizliği atmak, gerekirse ağlamak, dağıtmak, kimsenin beni tanımadığı, benim kimseyi tanımadığım bir yerde kendimi bulmak için... Bir-iki günlüğüne kaçıyorum...