Masaya oturur oturmaz 1867 yılından bu yana üretilen Style&Confort marka koltukların yanından 15 cm yüksekliÄŸinde puflar kaldırıldı. Bu puflar müÅŸterilerin çantalarını yere koymamaları içinmiÅŸ...
'Elbette' diye içimden geçirdim, 'DeÄŸil müÅŸterilere, on binlerce dolarlık Hermes çantalarına bile ihtimam hissettirilmeliydi...'
Yemek, 'Selection Alain Ducasse' yazılı bir şişeden Riedel bardaklarda servis edilen bir şampanya ile başladı.
Pompadour Markizi'nin duvardaki hülyalı gözlerine bakarken 'un coup de Champagne' dışında Avrupa kültürünün artık bir kültü haline gelen bu kadının neden 'zekice' buraya seçildiÄŸini de anladım. Kendimi bir an Versailles Sarayı'nda hissettim. Aynı anlayış: Ezen bir mimari.
Sıradanı ezen ve kudretin ihtiÅŸamını göze sokan ukala bir ÅŸatafat.
Mathieu Lustrerie'nin yüksek tavanlı bu 'yemek odası' için tasarladığı aydınlatmayı ise ayrıca ıskalmamak lazım. Zira hiç kendini hissettirmiyor, leylakların ve morların etkisini vurgulamadan, mekanın insanı ezen ve geren havasını yumuÅŸatmayı baÅŸarıyor.
Bu pembelik sizi, itiraf etmeliyim ki, sakinleÅŸtiriyor.
Her masa kendisi dışında her şeyle meşgul. Allah'tan sizinle meşgul, işine aşık uzman bir ekip yok değil.
Servisteki mükemmellik hayranlık uyandırıcı. 400 bin ÅŸiÅŸe ÅŸarabın saklandığı kavdan ÅŸansımıza ne mi çıktı? Serdar Turgut asıl bunu merak ediyordur diye yazıyorum... Beaumes de Venise 2005 (Cotes du Rhone-Domaine Goubert Cartier) fiyatını öÄŸrenemedim. Ancak asıl çarpıcı olan iddiası ÅŸu: Dünyanın çeÅŸitli yerlerinden 18 ayrı marka su da ortalarda gezen o dev tekerlekli şık arabalarla masaların arasında gezdiriliyor. Tıpkı onlarca çeÅŸit ekmek ve peynir arabaları gibi...
Bize özel hazırlanan 'tadım mönüsü'ne baktığımda, çok fazla ÅŸey ifade etmeyeceÄŸinden adlarını ve kombinasyonlarını detaylı yazmamın manasız olduÄŸu, beÅŸ ayrı 'tabak' servis edildi. Tatlılar arasındaki 'croustillant de pralin' tüm mönünün tartışmasız lideriydi.
Bu keyifli ve düÅŸündürücü seremoninin arka planını merak ettim.
Restoranın 15 yıllık ÅŸef garsonuna mutfağı ve ekibi görmek istediÄŸimi söyledim. Derhal yerine getirdi... Åžefin dışında (Elbette Alain Ducasse ortada yok... Bu lokantaya bakan bir baÅŸka ÅŸef) 20 ayrı aÅŸçı ve onlarca yardımcı zekice tasarlanmış 140 metrekarelik bir alanda çalışıyorlar.
Fakat en ilginci 'akvaryum' oldu. Alain Ducasse geldiÄŸinde misafirlerini bu minik odada ağırlıyormuÅŸ. Altı ayrı video ekranından hem mutfağın her köÅŸesini izliyor hem de camekanların ardından servisi gözleyebiliyor.
Tüm Monte-Carlo'da ilgimi gerçekten çeken tek mekan, gastronomi merakımdan ötürü, 'Le Louis XV' oldu. Ama tüm bu gözlemlere neden 'La Belle Epoque' dediÄŸimi de anlatmalıyım.
Bu deyim, 1. Dünya Savaşı öncesi Avrupa'daki 'havayı' anlatan bir tanımdır.
ÇöküÅŸü haber veren çatırtıların hoÅŸ bir melodisiydi bu deyim. Modernitenin Asr-ı Saadet'iydi... Åžimdi dünyanın hali malum. 'Dünya nüfusunun en zengin yüzde ikisi tüm dünya servetinin yarısına sahip. En zengin yüzde bir yüzde 40'ına, dünya nüfusunun yarısını oluÅŸturan yoksul kesim ise dünya zenginliklerinin yüzde 1'ine sahip...'
İşte Monte Carlo'dan edindiÄŸim izlenim bu... Dünya yeni bir çöküÅŸü yaşıyor. Bu deÄŸerlerin çöküÅŸü... Ve, Monte Carlo bana modernitenin ironik bir biçimde 'Une Belle Epoque' içinde olduÄŸunu anlattı.