AKŞAM GAZETESİ | Serdar Akinan | 2009-10-14
Masaya oturur oturmaz 1867 yılından bu yana üretilen Style&Confort marka koltukların yanından 15 cm yüksekliğinde puflar kaldırıldı. Bu puflar müşterilerin çantalarını yere koymamaları içinmiş...
'Elbette' diye içimden geçirdim, 'Değil müşterilere, on binlerce dolarlık Hermes çantalarına bile ihtimam hissettirilmeliydi...'
Yemek, 'Selection Alain Ducasse' yazılı bir şişeden Riedel bardaklarda servis edilen bir şampanya ile başladı.
Pompadour Markizi'nin duvardaki hülyalı gözlerine bakarken 'un coup de Champagne' dışında Avrupa kültürünün artık bir kültü haline gelen bu kadının neden 'zekice' buraya seçildiğini de anladım. Kendimi bir an Versailles Sarayı'nda hissettim. Aynı anlayış: Ezen bir mimari.
Sıradanı ezen ve kudretin ihtişamını göze sokan ukala bir şatafat.
Mathieu Lustrerie'nin yüksek tavanlı bu 'yemek odası' için tasarladığı aydınlatmayı ise ayrıca ıskalmamak lazım. Zira hiç kendini hissettirmiyor, leylakların ve morların etkisini vurgulamadan, mekanın insanı ezen ve geren havasını yumuşatmayı başarıyor.
Bu pembelik sizi, itiraf etmeliyim ki, sakinleştiriyor.
Her masa kendisi dışında her şeyle meşgul. Allah'tan sizinle meşgul, işine aşık uzman bir ekip yok değil.
Servisteki mükemmellik hayranlık uyandırıcı. 400 bin şişe şarabın saklandığı kavdan şansımıza ne mi çıktı? Serdar Turgut asıl bunu merak ediyordur diye yazıyorum... Beaumes de Venise 2005 (Cotes du Rhone-Domaine Goubert Cartier) fiyatını öğrenemedim. Ancak asıl çarpıcı olan iddiası şu: Dünyanın çeşitli yerlerinden 18 ayrı marka su da ortalarda gezen o dev tekerlekli şık arabalarla masaların arasında gezdiriliyor. Tıpkı onlarca çeşit ekmek ve peynir arabaları gibi...
Bize özel hazırlanan 'tadım mönüsü'ne baktığımda, çok fazla şey ifade etmeyeceğinden adlarını ve kombinasyonlarını detaylı yazmamın manasız olduğu, beş ayrı 'tabak' servis edildi. Tatlılar arasındaki 'croustillant de pralin' tüm mönünün tartışmasız lideriydi.
Bu keyifli ve düşündürücü seremoninin arka planını merak ettim.
Restoranın 15 yıllık şef garsonuna mutfağı ve ekibi görmek istediğimi söyledim. Derhal yerine getirdi... Şefin dışında (Elbette Alain Ducasse ortada yok... Bu lokantaya bakan bir başka şef) 20 ayrı aşçı ve onlarca yardımcı zekice tasarlanmış 140 metrekarelik bir alanda çalışıyorlar.
Fakat en ilginci 'akvaryum' oldu. Alain Ducasse geldiğinde misafirlerini bu minik odada ağırlıyormuş. Altı ayrı video ekranından hem mutfağın her köşesini izliyor hem de camekanların ardından servisi gözleyebiliyor.
Tüm Monte-Carlo'da ilgimi gerçekten çeken tek mekan, gastronomi merakımdan ötürü, 'Le Louis XV' oldu. Ama tüm bu gözlemlere neden 'La Belle Epoque' dediğimi de anlatmalıyım.
Bu deyim, 1. Dünya Savaşı öncesi Avrupa'daki 'havayı' anlatan bir tanımdır.
Çöküşü haber veren çatırtıların hoş bir melodisiydi bu deyim. Modernitenin Asr-ı Saadet'iydi... Şimdi dünyanın hali malum. 'Dünya nüfusunun en zengin yüzde ikisi tüm dünya servetinin yarısına sahip. En zengin yüzde bir yüzde 40'ına, dünya nüfusunun yarısını oluşturan yoksul kesim ise dünya zenginliklerinin yüzde 1'ine sahip...'
İşte Monte Carlo'dan edindiğim izlenim bu... Dünya yeni bir çöküşü yaşıyor. Bu değerlerin çöküşü... Ve, Monte Carlo bana modernitenin ironik bir biçimde 'Une Belle Epoque' içinde olduğunu anlattı.