AKŞAM GAZETESİ | Serdar Turgut | 2009-10-14
Benim Türkiye sınırları içinde yeterince macera yaşamadığımı sananlar Rana'yı tanımadıklarından böyle düşünüyor olabilirler. Oysa benim macera, heyecan ve aşırı tehlike yaşamak için evin kapısından dışarıya çıkmama gerek bile yok, Allah'a şükür bunların hepsi evin içinde kendiliğinden var. Benim hiçbir ilave gayret göstermeme gerek kalmadan her şey 'kendiliğinden' gelişiveriyor.
Eskiden bu duruma alışırım zannetmiştim ama olmadı alışamadım. Tam bir tür davranışa alıştım diyorum karşıma bambaşka tuhaf bir şeyler çıkıyor. Benimki hayli yorucu bir hayat aslında, yerimden hiç kalkmaya gerek kalmadan yorulabiliyorum ben.
Arkadaşlarım neden çıkıp çapkınlık yapmadığımı soruyorlar. Ahlaklı davranmak uğruna veya sadakat duyguları ile yapmıyorum sanıyorlar çapkınlığı. Hayır durum böyle değil, Rana'lı yaşamım öyle yorucu ki öyle yıpratıcı ki, istesem de çapkınlık yapacak takatım kalmıyor. Cebime harçlık koysa ve kapıdan sırtıma yumruk vurarak gönderse, hatta kızı o ayarlasa bile çıkıp gidecek fiziksel gücüm yok. Bütün bunları bir plan çerçevesinde yapıp yapmadığına da emin değilim. Onun bu davranışları doğal onun için, özellikle düşünüp kötülük yapmasına gerek yok. O kendince çok normal davranıyor, olan sonunda daima bana oluyor.
Abarttığımı düşünenler, şimdi yazacaklarımı okuyunca umarım tekrar değerlendirmeye alırsınız durumu.
Geçenlerde oğlanın burnundan rahatsızlığı vardı, benim de kulağımda bir çınlama var.
Hep birlikte gittik arkadaşım Dr. Dilaver Özturan'a. İlk önce Alp muayene oldu sonra da ben. Bana birkaç test yapılması gerekiyordu ve işim biraz uzadı.
Birden ben onu provoke edici hiçbir şey yapmamış olmama rağmen 'Sen neden her yere peşimize takılarak geliyorsun ki' diye soruverdi.
'Ne yapayım ben de hastayım. Cebimde hep sadece 5 TL olduğundan, araba kullanmayı bilmediğimden, bilsem dahi hatta şu anda bir Formula-1 pilotu kadar iyi araba kullanıyor olsam da bana arabayı hiç bırakmadığından mecburen bugün sizin peşinize takıldım. Yani bir saat ayrıldık diye sizi özleyecek kadar çıldırmadım henüz. Ayrıca sabah sabah Dilaver'in bazı aletleri burnuma kulağıma sokmasından özel bir keyif de almıyorum. Zorunluluk nedeniyle buradayım. Hem başka nerelere gelmişim ben sizin peşinizden' diye de sordum.
Bu benim son 30 yıldır yaptığım en uzun konuşma olmalıydı ama içimi dökmem gerekiyordu yapacak bir şey yoktu.
'Amerika'ya da geldin ya arkamızdan' dedi. 'Ama iki birbirinden uzak şehirdeydik' lafıma karşılık sadece 'Yeni koyduğum dış gezilerde aynı anda aynı kıtada bulunmama ilkemizi unutma' dedi.
Ben de 'Dış geziler için koyduğun kuralı ülke içinde de uygulayalım mı?' diye sordum. Planım tutarsa İstanbul'da evimiz hangi tarafta olursa olsun aynı evde oturmamız mümkün olmayacaktı.
Esprime gülmek yerine bana uzun süre baktı, baktı, baktı ve 'Biz bu kadar bekleyemeyeceğiz oğlanın spor çalışmaları var, hemen çıkmak zorundayız' dedi ve gerçekten de çıkıp gittiler. Dediğim gibi arabam da param da yok, oracıkta beni öyle bıraktılar. Giderken oğlan bana el salladı galiba o da üzülmüştü halime.
Neyse sonunda Dr. Dilaver'in odasına girdim. 'Oğlan ile Rana nerede?' diye sordu, olan biteni anlattım. Kulağımda fiziksel bir sorun olmadığını ve stresten/yorgunluktan kaynaklanan bir çınlamanın söz konusu olduğunu söyledi. Bana 'Neden streslisin ve yorgunsun?' diye sormaya başladı ki sözünü bitirmeden büyük ihtimalle Rana'yı hatırlayıp sustu. 'Anladığım kadarıyla kulağımdaki çınlamanın durması ihtimali pek yok değil mi!' diye sordum 'Bu koşullar altında evet yok' dedi. 'Boşansam çınlama durur mu?' diye sordum, büyük ihtimalle 'evet' dedi.
Muayene bitti ve ben doktorumdan para istedim. Muayene olduktan sonra doktorundan üstüne üstlük para isteyen ilk hasta olarak tarihe geçmiştim. 'Bunları yazayım mı Dilaver?' diye sordum. 'İstiyorsan yaz ama diğer hastalara da muhakkak hatırlat bugünkü durumun burada bir istisna olduğunu açıkça söyle de bir alışkanlık oluşmasın ne olur ne olmaz' dedi. 'Her muayene olan hastaya para da verirsem işlerin iyi olmayacağını sanıyorum' diye de ekledi. 40 lira istedim en kötü ihtimalle eve yakın inerim taksiden, yolun geri kalan bölümü yürürüm diye akıl yürüttüm. New York'ta başlayan mutlak sosyal düşüşüm büyük bir hızla sürüyordu. 'Olur mu öyle şey 100 lira vereyim sana' dedi. O da muayene ettiği hastasına daha fazla para vermeye çalışan, hatta bunda ısrar eden ilk doktor olarak tarihe ismini altın harflerle yazdırmıştı.
'Ben cebimde 5 liralarla dolaşmaya alışmışım, 100 lirayı cebim görürse şımarırım şaşırırım, hatta kendimi zengin filan zannetmeye başlayıp çılgınlıklar yapmaya başlayabilirim. Beni fazla paraya alıştırma, 40 lira bana yeter' dedim ve harçlığımı alıp çıktım yola. Eve giderken Rana telefonla aradı ne yaptığımı, neden geç kaldığımı, bara filan mı takıldığımı öğrenmek istedi. Ben de onun bütün bu sorularının dünyadaki her ağır ceza mahkemesinde hakimler tarafından cinayetle suçlanan sanık lehine hafifletici neden olarak kabul edileceğini ve artık Rana'yı muhakkak öldürmem gerektiğini düşündüm. Hafifletici nedenlerle 75-80 yaşında filan çıkabilecektim hapisten. Bu hayali kurarak en azından yolun geri kalan bölümünde mutlu oldum.