AKŞAM GAZETESİ | Serdar Turgut | 2009-10-14
Biliyorsunuz başlıktaki laf yandaş medyacılar tarafından Aydın Doğan'a söylenmişti.
Özellikle 'Hürriyet'teki adamlarını at da yerine beni al' uğraşında olanlar bu kadar net ve açık mesaj yollamışlardı patrona.
Ben yayın yönetmeninin yemeğe çıkma konusunda kronik yalancı olduğunu bilmeme ve ona kızmama rağmen böyle bir lafı ben öldür
Allah söyleyemem.
Bir ara sadece bana gıcık olduğundan yemeği atlatıyor sanıyordum ama Hıncal Uluç'un yazısından sonra anladım ki ilk önce yemeğe çıkalım deyip sonra da hemen atlatmak için uğraşmak sadece bana yönelik bir tavır değilmiş. Onun bir tür alışkanlığıymış bu. Hıncal Uluç'a da yapmış aynı şeyi. Hıncal'a da yapıyor mu bilmiyorum ama bana ayrıca şöyle şeyler de oluyor: Geçenlerde sadece ona bir kitap hediye edeceğimi söylemek için telefon açtım ama o ben daha ağzımı bile açmaya fırsat bulamadan 'Bu hafta içinde seninle yemeğe çıkalım' dedi. Kitap hediye edeceğimi söylemeye bile imkanım olmadı. Durup dururken kendimi kötü hissederek telefonu kapadım. Ortada hiçbir neden yokken, hiçbir provoke edici neden bulunmasa da yemeğe çıkmak ister gibi duruma düşmüş ve üstelik reddedilmiş de oldum. Kendimi yok yere kötü hissettim.
Aslında kitap hediye etmek bana pozitif enerji verir. Telefonu da bu duygularla açmıştım ama o birden tüm pozitif enerjimi çekip aldı. Bana negatif enerji yükleyiverdi. İlgili yazısında Hıncal Uluç 'Ne yapalım bu duruma' diye soruyordu. Benim aklıma bazı şeyler geldi. Son telefondan sonra 'Seven' filmindeki yöntemi ona uygulamaya karar verdim. Buna göre Hıncal ile birlikte Ertuğrul Özkök'ü bir gün kaçıracak ve onu ıssız bir bölgedeki evde, 'Seven' filmindeki 'Oburluk' günahının anlatıldığı bölümde olduğu gibi zorla yedirip çatlayıncaya kadar besleyecektik. Çatlayıp öldüğünde ise üzerine şu notun yazılı olduğu kağıdı iliştirip çıkıp gidecektik: 'Nihayet yemeğe çıkabildik ama galiba biraz fazla yemişim- E.Ö.' Beslerken ona ayrıca 'Güzel Marmara' şarabı da içireceğim.
Yahu lafı çok uzattım ama bu teferruatlar dışında asıl söylemek istediğim şu: Ben 'Seni adamların bu hale getirdi. Onları hemen at da beni al' lafını Aydın Doğan'a değil Başbakan Erdoğan'a yönelik ediyorum.
Çünkü son derece meşgul bir insan olan Başbakan eminim ki birçok konuşmasını kendisi hazırlayamıyordur. Yahut hazırlasa bile konuşmadan önce mutlaka danışmanlarına okuyordur aldığı notları.
Bu nedenle son Al Capone benzetmesinin anlamını ben bir türlü anlamadım.
Başbakan, Aydın Doğan'ı bir gangstere benzetmek istemeyecek kadar profesyonelliği olan bir politikacı. Bunun gerçekten böyle olduğunu düşünse bile açıkça söylemeyecek kadar tecrübeli de. Eğer Al Capone benzetmesini danışmanları hazırlayıp konuşma notlarının içine koydularsa veya başbakan bunu kendiliğinden bulduysa, kimse ona bunun yanlış anlamlar içerdiğini söylemediyse o zaman 'Evet; Sayın Başbakanım, adamlarını at da beni al yerine' diyorum açıkçası.
Başbakan, Aydın Doğan'ı sert eleştirmek için o lafı ettiyse bile lafın kendisinin hiç arzu etmediği bir yöne çekileceğini ve kendisine zarar vereceğini nasıl olup da görmedi. Bunu anlamam imkansız.
Al Capone olayı neydi, bir daha hatırlayalım. Gangster çok suç işledi hatta bir gün içinde katliam yaptırarak tüm muhaliflerini de öldürttü. Ancak devlet bir türlü onu suçlayamıyordu ve içeriye atamıyordu. Sonunda devlet çaresiz kaldı ve 'Madem elimizden başka bir şey gelmiyor, gelir vergisi incelemesi başlatalım oradan içeri alırız onu' dediler ve nitekim bu plan da tuttu. Şimdi Başbakan son vergi olayı bağlamında Al Capone hatırlatmasını yapınca amacı ne olursa olsun, tarihi bilen insanların kafasında, 'Galiba Doğan Medya organlarına ne kadar uğraşsa da bir şey yapamadı, sonunda vergi suçu bulma zorunda kaldı herhalde' fikri ister istemez doğuyor.
Bu konjonktürde bu kadar yanlış, bu kadar amacından şaşan, bu kadar da lafı söyleyeni zor duruma düşürten daha başka laf da düşünemiyorum.
İşte bu nedenle benim mutlaka Başbakan'ın danışmanı olmam gerekiyor.
Adamlarını atsın da yerlerine beni alsın. Bu memlekete huzur da getirebilir veya Türkiye Cumhuriyeti benim sayemde tamamen çöker gider.
Bu arada benim Al Capone'u hayli sevdiğimi de bilmenizi istiyorum. Çünkü o, Kanada'nın kendisi için anlamını anlatmak için 'Ben Kanada'nın hangi cadde üzerinde olduğunu bile bilmem' diye konuştu
Hayat felsefesini de bir gün şöyle açıkladı:
'Gülümseyen bir surat ifadesiyle bakmak ve yumuşak bir tavır insana büyük şeyler kazandırır ama suratınızda gülümseme varken tavrınız da yumuşakken ayrıca elinizde bir de silah olursa daha da çok şeyler kazanırsınız.'
Adamda tuhaf bir espri anlayışı kesinlikle var. Bu da benim bir insanı sevmem için yeterli neden.
Bacak çalışmalarımda yeni cephe
Biliyorsunuz Özge Uzun'un bacak dekoltesi hakkında uzun zamandır neredeyse bir doktora tezi oluşturabilecek yoğunlukta yazı yazdım. Şimdi teorik bilgimi pratiğe dönüştürme vakti geldi. Bu nedenle dekolte dikizlemede yeni cepheyi cumartesi saat 20.00'de açıyorum. Habertürk'te Özge Uzun'un programına konuk olacağım ve bilimsel ilgimin hedefini daha da yakından izleme imkanına kavuşacağım. Telefonda 'Her şeyi her konuyu, sansürsüz konuşmaya açığım' dedim. Programın ilginç geçeceğini sanıyorum.