AKŞAM GAZETESİ | İsmail Küçükkaya | 2009-10-15

kategori2

Söylemeden duyurmak...

Yeni bir iletişim tekniği ile karşı karşıyayız. Mesajların yerine en etkili biçimde ulaşması için yeni yeni yaygınlaşan bir tarz...

Hafta sonunda Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, partisinin kongresindeki konuşmasında yazılı metinde bulunan bir bölümü okumadı. Orada DTP'yi suçlayan ifadeler vardı, Başbakan kamuoyunu hem düşüncelerinden haberdar etti hem de kameralar karşısında onları deklare etmemiş oldu.
Kısa süre önce Yargıtay Başkanı Hasan Gerçeker çok daha fazla ses getiren biçimde aynı tekniği kullanmıştı. Gerçeker, tıpkı Başbakan gibi gazetecilere önceden dağıtılan konuşma metninde 'Yandaş değil, bağımsız yargı' vurgusu olmasına rağmen konuşmasında o sözlere yer vermemişti. Ancak tam da beklenen oldu, haber 'söylenende değil söylenmeyendeydi'. Bütün gazetecilerin dikkati 'pas geçilen' o sözlere yönelikti. Bu yönteme geçmişte de zaman zaman rastlardık ama şimdi yaygınlaşıyor. 

Benzeri tekniklere Genelkurmay Başkanı İlker Başbuğ'dan da aşinayız. İletişime önem veren bir isim olarak Genelkurmay Başkanlığı'nın görüşlerini kamuoyuna aktarırken, farklı üslupları denedi. Konuşmalarında 'tekrar ediyorum', 'bir kez daha altını çiziyorum', 'burası çok önemli' gibi vurgulamalar yapan Başbuğ, ses tonu ayarlamasını da herkes tarafından hissedilecek derecede değiştiriyor.

İki gün önce bazı yazarlar Başbakan Erdoğan'ın önündeki transparan cam ekrandan (prompter) okuduğu halde irticalen konuşuyormuş gibi yapmasına değiniyorlardı. Bu yazarlar 'keşke Başbakan sürekli prompterdan okusa' diyorlardı. Oysa Başbakan konuşmalarının neredeyse tamamını böyle gerçekleştiriyor. Bu, spontane konuşmanın risklerini en aza indiriyor.

İYİ HATİPLER NE YAPAR?
Geçmişte, 'Tarihin akışını değiştiren konuşmalar' diye bir kitap okumuştum. Söz güçlüdür. Başarılı ve etkileyici hatiplerin en önemli özelliği şudur:
'Hatip, sanki hiç hazırlık yapmamış gibi görünecek ama aslında çok iyi hazırlanmış olacak. İzleyen, dinleyen konuşmanın sanki spontane yapıldığı hissine kapılacak.'

Gerçekten, kağıttan okumak hiç makbul değil. Prompter cihazları bunun için cazip. İzleyen, hatibin bir metin okuduğunu hiç görmüyor. Amerikan başkanlarının uyguladığı bu metot artık bizde de yaygınlaştı.
Bunlar tamam...

Peki metinlere konulan ve gazetecilere dağıtılan ama okunmadan geçilen ifadelere ne diyeceğiz?
Belki, 'saklayarak açığa çıkarmak' veya 'söylemeden duyurmak' diyebiliriz. Ya da ne bileyim, 'yasak olana duyulan ilgi', 'ifade edilmeyeni duyulur kılmak' gibi de düşünebiliriz.
Bir şeyi yazılı hale getirdiğinizde gerçek düşüncenizi metne dökmüş oluyorsunuz. Hele o gazetecilere ulaşınca haber değeri taşıyor. Ama protokolün önünde, kameralar karşısında konuşurken o bölümleri atladığınızda habercinin bütün ilgisi oraya yoğunlaşıyor. O mesajın muhataplarıyla da özel bir iletişim kurmuş oluyorsunuz. Üzerinde durulmaya değer bir teknik gibi görünüyor.

TERCİHLERİMİZİN ÇOĞU BİRER İLETİŞİM ARACIDIR
Günümüzün hızlı dünyasında, Türkiye gibi gündemin çok hızlı tüketildiği ülkelerde artık sınırlar zorlanıyor.
Haber bombardımanı, mesaj yağmuru altındayız. Yöneticilerin aktarmak istedikleri düşünce ve değerlendirmelerin yerine ulaşması için farklılaşmak zorunluluğu hissediliyor. Başbakan'ın, Yargıtay Başkanı'nın ve Genelkurmay Başkanı'nın yaptıklarını böyle değerlendirmek mümkün. Her şey bir iletişim dili oluşturuyor. Kılık kıyafetlerimiz, yanımızdaki kişiler, yemek için gittiğimiz mekanlar...

Ancak farklılık yaratarak, benzerlerimize göre kendimize ayırt edici özellikler katarak etkinliğimizi artırabiliyoruz. Benzersiz teknikler, farklı bir dil, özgün bir üslup ve denenmemiş uygulamalar... Bütün amaç, mesajların adresine ulaşması. Hayatın kendisi bir iletişim. Devir, 'üslup mühendisliği' devri...