AKŞAM GAZETESİ | Oray Eğin | 2009-10-15

kategori2

Amerikalılar tereyağını keşfediyor

Ekonomik krizin etkilerinden mi bilinmez, Amerikalılar kendilerini yeme içmeye vurmuşlar. Orta Amerikalılar aslında yemekten hiç vazgeçmemişlerdi zaten, ama son yıllarda büyük şehirlerde ciddi bir 'sağlıklı besleme' furyası ve 'fitness' çılgınlığı herkesi ama herkesi sarmıştı. Adeta 'fit' olmak şehirli olmanın birinci kuralıydı... (Hıncal Abi, buradaki 'fit' basılmaya değer anlamında değil.)

Kriz öncesi çok para kazanan piyasacı çocukların doldurduğu ve kazançlarına eşit oranda yüksek hesapların ödendiği restoranlar moda oldu. 80'ler, 90'lar ve günümüze kadar süren bir furya...
Minimalist yemekler dev tabaklarda servis edilip, binlerce dolarlık şaraplar yudumlanırken... Bu arada Amerikan şarapları da, Amerikalı aşçılar da dünyanın yeme-içme kültürünün tanrıları oldu... Mondavi'ler, Thomas Keller'lar...

Kriz geçtiğimiz sene ilk önce bu pahalı hesapları vurdu. New York Times bile New York'a 'frugal' (tasarruflu) seyahat önerileri bastı sayfalarında. Büyük restoranlarda masa bulunmazken müşteriler kaçtı. 'Ucuz ama iyi', 'paranın hakkı' gibi kavramlar ön plana çıktı.
Bu seneki yeme-içme modası daha başka tabii ki... İnsanlar evlerine çekildi ve 'pişirmenin tadını' yeniden keşfetti. Bu modayı tetikleyen de bir film...
Geçen sene kriz ilk patlak verdiğinde Büyük Buhran'ın Hollywood'a yansıması üzerine bir makale okumuştum. O zamanlar stüdyolar sinema salonlarında insanları mutsuz dünyalarından uzaklaştıracak, umut pompalayacak filmler gösterilmesi için adeta fikir birliği etmiş, artık birer klasik halini alan bu mutluluk filmleri yapılmıştı... Frank Capra filmleri örneğin...

2008 krizinin de benzer bir yansıması olmuş... İşte New York'lu meşhur yönetmen Nora Ephron'un 'Julie and Julia'sı da tam böyle bir film.
Aslen bir ajan olan ama Amerikalılar'a Fransız gibi pişirmeyi öğreten Julia Child'ın hikayesinden yola çıkıyor 'Julie and Julia.' İşinden mutsuz olan, yazar olmak isteyen ve 9/11 faciasının kurbanlarının yakınlarına hizmet veren bir merkezde çalışan Julie'nin umutlarına varıyor. Julie, hobi olarak yemek pişirmeyi ve Julia Child'ın bütün reçetelerini uygulamak istiyor... Önce bir blog yazıyor, blog'u ilgi çekince gazetelerde röportajı çıkıyor ve de kitap anlaşması peşinden geliyor. En sonunda da filmi çekiliyor.
Nora Ephron, belli ki kasten Julia Child'ın ajanlığına hiç vurgu yapmamış filmde. Bu da Amerikalılar'a sadece umut, mutluluk aşılamak için kasten dışarıda bırakılmış belli ki. Filmden aldığımız mesaj şu: Siz de yapabilirsiniz, siz de başarabilirsiniz, ünlü olabilirsiniz...

'Julie and Julia'nın ilk sahnesinden beri en çok vurgu yaptığı ürünse terayağı. Tereyağının iade-i itibarı olarak da yorumlanabilir bu... Julie, ilk olarak 'Eğer bir şeyin tadı çok güzelse bilin ki içinde tereyağı vardır' diye başlıyor hikayesini anlatmaya zaten...

Bu filmle beraber kitapçı vitrinleri de Dan Brown'la beraber yemek kitaplarına yer vermeye başladı. Başta Amerikalılar'ın olmazsa olmaz yemek kitabı 'Joy of Cooking' ardından Julia Child'ın 'Mastering the Art of French Cooking' ve günümüzün star şeflerinin yapıtları... En çok satan, kitapçılarda en çok karıştırılanlar bunlar...

Tereyağının zararları konusuna ise hiç girmeyelim...
İnsanlar kendilerini toparlamaya, zor bir yılın ardından yeniden mutlu olmaya çalışıyor. Kimsenin bunları düşünecek hali yok...

İstanbul'da 777'yi park edecek yer yok
Cemal Gürsel'in ilk Türk otomobili Devrim hakkında söylediği sözü hatırlamanın tam yeri: 'Garp kafasıyla araba yaptık, şark kafasıyla benzin koymayı unuttuk.'
Önceki gün New York'tan THY'nin kiraladığı yeni Boeing 777 uçaklarla geldim... Uçağımız İstanbul'a indiğinde yaklaşık bir saat içinde bekledik, artık sabırlar tükenmişti ki pilot anons yaptı: '777 bildiğiniz gibi çok büyük bir uçak, kule bizi bir park yerine yönlendirdi ama son anda anladılar ki bu park yeri bu uçak için çok ufakmış. Şimdi yeni bir yere çekeceğiz, bu yüzden de havaalanını baştan dolaşacağız.'

Bu anons sırasında uçaktaki harita pozisyonumuz olarak Eskişehir'de olduğumuzu gösteriyordu! Evet, 777'miz var ama park yeri yok...
TK 002 sefer sayılı uçak havaalanının ücra bir köşesine park etti. Merdivenle indik, otobüslerle kapıya yönlendirildik... Dokuz buçuk saatten sonra, en fazla bu eziyet koydu. Valizlerin gelmesi için geçen bir buçuk saati de ekleyin; üzerine bir de IMF trafiği... Gün resmen bitti.
Yolculardan biri bana 'Siz gazetecisiniz, bu rezilliği yazacak mısınız' dedi.. Ben yazmadan dün hurriyet.com.tr'ye haber olmuştu zaten...
Benim açımdan bir rezillik de yolcuların uçak daha park etmeden ayağa fırlamaları, kabin görevlilerin de onlara hiç müdahale etmemeleriydi. Yaklaşık yarım saat havaalanında taxi pozisyonundaki uçakta ayakta yocluluk etti bazı yolcular; minibüs misali...
Maalesef, THY'nin yeni kabin personeli otorite kurma bakımından hiç yeterli değil... Yolcular cılız anonsları hiç takmadı...
Bunlar olumsuzluklar... New York'a yeni uçmaya başlayan Boeing 777'yle ilgili izlenimlerse yarına...
Not: Hem jet lag, hem de sonrasındaki aksaklıklar dünkü yazımı yazmama engel oldu. Herkesten özür dilerim...

'One minute' mi?
Teknİk bir aksaklık... İKSV'nin filmekimi programından son anda çıkarılan 'A Serious Man'le ilgili yaptığı açıklama bu... Keşke, bu aksaklık Coen kardeşlerin filmine denk gelmeseydi... Zira filmin içeriğiyle birleştiğinde komplo teorilerine fazlaca imkan tanıyor bu aksaklık...
Coen'ler, Amerikan taşrasında bir Yahudi kasabasında, tamamı Yahudiler arasında geçen bir öyküyü anlatmışlar bu sefer.
Film tanrı kavramını mı sorguluyor, yoksa insanı tanrıya daha mı çok yaklaştırıyor; biraz ortada bırakılmış, yoruma ve tartışmaya açık...
Coen'lerin filmi ağırlıklı olarak Yahudiler'in olduğu bir salonda izlemek büyük bir keyifti. Bazı espriler, göndermeler fazlasıyla 'bizbize' doğal olarak... Hatta girişinde Yiddish konuşulan bir bölüm de var... Ben salondan çıkınca kendimi bir Bat Mitzvah'dan çıkmış gibi hissettim.
Woody Allen'dan beri Yahudi toplumunu bu kadar yakın gözlemleyip yansıtan ve alaya alan bir sinemacı daha çıkmamıştı. Coen'ler büyüdükleri muhafazakar Yahudi mahallesine böylece bir saygı duruşunda bulunuyorlar ve belki de en şahsi filmlerine imza atıyorlar.
Özellikle Türkiye'de bu filmin nasıl karşılanacağını çok merak ediyorum. Son yıllarda Yahudi düşmanlığıyla mücadele konusunda hiç de iyi bir sınav vermedi Türkiye. Bilakis, bizzat Başbakan'ın önderliğinde Yahudiler düşmanlaştırılmaya çalışıldı...
Diyorum ya keşke bu teknik aksaklık 'A Serious Man'e denk gelmeseydi... Korkum o ki, zaten bu filmin vizyona girmesi bile zor olacak Türkiye'de.