Oray EÄŸin oray.egin@aksam.com.tr

kategori2

Amerikalılar tereyağını keşfediyor

Ekonomik krizin etkilerinden mi bilinmez, Amerikalılar kendilerini yeme içmeye vurmuÅŸlar. Orta Amerikalılar aslında yemekten hiç vazgeçmemiÅŸlerdi zaten, ama son yıllarda büyük ÅŸehirlerde ciddi bir 'saÄŸlıklı besleme' furyası ve 'fitness' çılgınlığı herkesi ama herkesi sarmıştı. Adeta 'fit' olmak ÅŸehirli olmanın birinci kuralıydı... (Hıncal Abi, buradaki 'fit' basılmaya deÄŸer anlamında deÄŸil.)

Kriz öncesi çok para kazanan piyasacı çocukların doldurduÄŸu ve kazançlarına eÅŸit oranda yüksek hesapların ödendiÄŸi restoranlar moda oldu. 80'ler, 90'lar ve günümüze kadar süren bir furya...
Minimalist yemekler dev tabaklarda servis edilip, binlerce dolarlık ÅŸaraplar yudumlanırken... Bu arada Amerikan ÅŸarapları da, Amerikalı aÅŸçılar da dünyanın yeme-içme kültürünün tanrıları oldu... Mondavi'ler, Thomas Keller'lar...

Kriz geçtiÄŸimiz sene ilk önce bu pahalı hesapları vurdu. New York Times bile New York'a 'frugal' (tasarruflu) seyahat önerileri bastı sayfalarında. Büyük restoranlarda masa bulunmazken müÅŸteriler kaçtı. 'Ucuz ama iyi', 'paranın hakkı' gibi kavramlar ön plana çıktı.
Bu seneki yeme-içme modası daha baÅŸka tabii ki... İnsanlar evlerine çekildi ve 'piÅŸirmenin tadını' yeniden keÅŸfetti. Bu modayı tetikleyen de bir film...
Geçen sene kriz ilk patlak verdiÄŸinde Büyük Buhran'ın Hollywood'a yansıması üzerine bir makale okumuÅŸtum. O zamanlar stüdyolar sinema salonlarında insanları mutsuz dünyalarından uzaklaÅŸtıracak, umut pompalayacak filmler gösterilmesi için adeta fikir birliÄŸi etmiÅŸ, artık birer klasik halini alan bu mutluluk filmleri yapılmıştı... Frank Capra filmleri örneÄŸin...

2008 krizinin de benzer bir yansıması olmuÅŸ... İşte New York'lu meÅŸhur yönetmen Nora Ephron'un 'Julie and Julia'sı da tam böyle bir film.
Aslen bir ajan olan ama Amerikalılar'a Fransız gibi piÅŸirmeyi öÄŸreten Julia Child'ın hikayesinden yola çıkıyor 'Julie and Julia.' İşinden mutsuz olan, yazar olmak isteyen ve 9/11 faciasının kurbanlarının yakınlarına hizmet veren bir merkezde çalışan Julie'nin umutlarına varıyor. Julie, hobi olarak yemek piÅŸirmeyi ve Julia Child'ın bütün reçetelerini uygulamak istiyor... Önce bir blog yazıyor, blog'u ilgi çekince gazetelerde röportajı çıkıyor ve de kitap anlaÅŸması peÅŸinden geliyor. En sonunda da filmi çekiliyor.
Nora Ephron, belli ki kasten Julia Child'ın ajanlığına hiç vurgu yapmamış filmde. Bu da Amerikalılar'a sadece umut, mutluluk aşılamak için kasten dışarıda bırakılmış belli ki. Filmden aldığımız mesaj ÅŸu: Siz de yapabilirsiniz, siz de baÅŸarabilirsiniz, ünlü olabilirsiniz...

'Julie and Julia'nın ilk sahnesinden beri en çok vurgu yaptığı ürünse terayağı. Tereyağının iade-i itibarı olarak da yorumlanabilir bu... Julie, ilk olarak 'EÄŸer bir ÅŸeyin tadı çok güzelse bilin ki içinde tereyağı vardır' diye baÅŸlıyor hikayesini anlatmaya zaten...

Bu filmle beraber kitapçı vitrinleri de Dan Brown'la beraber yemek kitaplarına yer vermeye baÅŸladı. BaÅŸta Amerikalılar'ın olmazsa olmaz yemek kitabı 'Joy of Cooking' ardından Julia Child'ın 'Mastering the Art of French Cooking' ve günümüzün star ÅŸeflerinin yapıtları... En çok satan, kitapçılarda en çok karıştırılanlar bunlar...

Tereyağının zararları konusuna ise hiç girmeyelim...
İnsanlar kendilerini toparlamaya, zor bir yılın ardından yeniden mutlu olmaya çalışıyor. Kimsenin bunları düÅŸünecek hali yok...

İstanbul'da 777'yi park edecek yer yok
Cemal Gürsel'in ilk Türk otomobili Devrim hakkında söylediÄŸi sözü hatırlamanın tam yeri: 'Garp kafasıyla araba yaptık, ÅŸark kafasıyla benzin koymayı unuttuk.'
Önceki gün New York'tan THY'nin kiraladığı yeni Boeing 777 uçaklarla geldim... Uçağımız İstanbul'a indiÄŸinde yaklaşık bir saat içinde bekledik, artık sabırlar tükenmiÅŸti ki pilot anons yaptı: '777 bildiÄŸiniz gibi çok büyük bir uçak, kule bizi bir park yerine yönlendirdi ama son anda anladılar ki bu park yeri bu uçak için çok ufakmış. Åžimdi yeni bir yere çekeceÄŸiz, bu yüzden de havaalanını baÅŸtan dolaÅŸacağız.'

Bu anons sırasında uçaktaki harita pozisyonumuz olarak EskiÅŸehir'de olduÄŸumuzu gösteriyordu! Evet, 777'miz var ama park yeri yok...
TK 002 sefer sayılı uçak havaalanının ücra bir köÅŸesine park etti. Merdivenle indik, otobüslerle kapıya yönlendirildik... Dokuz buçuk saatten sonra, en fazla bu eziyet koydu. Valizlerin gelmesi için geçen bir buçuk saati de ekleyin; üzerine bir de IMF trafiÄŸi... Gün resmen bitti.
Yolculardan biri bana 'Siz gazetecisiniz, bu rezilliÄŸi yazacak mısınız' dedi.. Ben yazmadan dün hurriyet.com.tr'ye haber olmuÅŸtu zaten...
Benim açımdan bir rezillik de yolcuların uçak daha park etmeden ayaÄŸa fırlamaları, kabin görevlilerin de onlara hiç müdahale etmemeleriydi. Yaklaşık yarım saat havaalanında taxi pozisyonundaki uçakta ayakta yocluluk etti bazı yolcular; minibüs misali...
Maalesef, THY'nin yeni kabin personeli otorite kurma bakımından hiç yeterli deÄŸil... Yolcular cılız anonsları hiç takmadı...
Bunlar olumsuzluklar... New York'a yeni uçmaya baÅŸlayan Boeing 777'yle ilgili izlenimlerse yarına...
Not: Hem jet lag, hem de sonrasındaki aksaklıklar dünkü yazımı yazmama engel oldu. Herkesten özür dilerim...

'One minute' mi?
Teknİk bir aksaklık... İKSV'nin filmekimi programından son anda çıkarılan 'A Serious Man'le ilgili yaptığı açıklama bu... KeÅŸke, bu aksaklık Coen kardeÅŸlerin filmine denk gelmeseydi... Zira filmin içeriÄŸiyle birleÅŸtiÄŸinde komplo teorilerine fazlaca imkan tanıyor bu aksaklık...
Coen'ler, Amerikan taÅŸrasında bir Yahudi kasabasında, tamamı Yahudiler arasında geçen bir öyküyü anlatmışlar bu sefer.
Film tanrı kavramını mı sorguluyor, yoksa insanı tanrıya daha mı çok yaklaÅŸtırıyor; biraz ortada bırakılmış, yoruma ve tartışmaya açık...
Coen'lerin filmi ağırlıklı olarak Yahudiler'in olduÄŸu bir salonda izlemek büyük bir keyifti. Bazı espriler, göndermeler fazlasıyla 'bizbize' doÄŸal olarak... Hatta giriÅŸinde Yiddish konuÅŸulan bir bölüm de var... Ben salondan çıkınca kendimi bir Bat Mitzvah'dan çıkmış gibi hissettim.
Woody Allen'dan beri Yahudi toplumunu bu kadar yakın gözlemleyip yansıtan ve alaya alan bir sinemacı daha çıkmamıştı. Coen'ler büyüdükleri muhafazakar Yahudi mahallesine böylece bir saygı duruÅŸunda bulunuyorlar ve belki de en ÅŸahsi filmlerine imza atıyorlar.
Özellikle Türkiye'de bu filmin nasıl karşılanacağını çok merak ediyorum. Son yıllarda Yahudi düÅŸmanlığıyla mücadele konusunda hiç de iyi bir sınav vermedi Türkiye. Bilakis, bizzat BaÅŸbakan'ın önderliÄŸinde Yahudiler düÅŸmanlaÅŸtırılmaya çalışıldı...
Diyorum ya keÅŸke bu teknik aksaklık 'A Serious Man'e denk gelmeseydi... Korkum o ki, zaten bu filmin vizyona girmesi bile zor olacak Türkiye'de.

 



Yasal Uyarı: TurkMedya internet sitelerinde yayınlanan haberler ve köşe yazılarının tüm hakları TurkMedya Yayın Grubuna aittir. Kaynak gösterilerek dahi haberin veya köşe yazısının tamamı yazılı izin alınmaksızın kullanılamaz.
Sadece alıntı yapılan haberin veya köşe yazısının bir bölümü, alıntı yapılan habere/yazıya aktif link verilerek kullanılabilir.

Copyright Türkmedya A.Ş. Akşam Gazetesi Güneş Gazetesi Tercüman Gazetesi Autocar Dergisi Alem Dergisi FourFourTwo Dergisi Eve Dergisi Platin Dergisi Stuff Dergisi Maxim Dergisi Alem FM 89.2 Lig Radyo 92.3