AKŞAM GAZETESİ | Yurtsan Atakan | 2009-10-20

kategori2

Şarkı söyleyen kehribar şehir

Bundan 15 yıl önce hazırladığım haftalık teknoloji ekinde 'Evrensel kültür teknolojidir' mottosunu kullanmıştım. Teknoloji o günden bugüne sürekli gelişti. Her geçen yıl yepyeni teknolojileri haber yaptık, gelmekte olan teknolojileri öncesinden duyurduk. Teknolojideki gelişmelere paralel olarak yaşadığımız dünyanın da değiştiğine tanık olduk.

Teknoloji hep kültürleri yakınlaştırma, farklılıkları törpüleme görevi gördü. Bin yıl önce de öyleydi, bugün de böyle. Teknoloji geliştikçe, bilginin dolaşım hızı da artıyor. Bilginin paylaşım hızındaki hız artışı, yeni bir teknolojinin dünyanın her yerine yayılma hızını da artırıyor. Bu yayılmacılık beraberinde standartlaşmayı da getiriyor. Artık otomobil örneğinde olduğu gibi dünyanın farklı yerlerinde farklı özelliklerde (direksiyonun, park freninin yeri, sinyal lambalarının rengindeki bölgesel kullanım farklılıkları) kullanmıyoruz teknolojiyi.

Ancak her zaman olduğu gibi madalyonun yine iki yüzü var. Teknoloji sayesinde doğan ve yaygınlaşan evrensel kültürün getirdiği pratik faydalardan ne kadar memnunsam, girdiği her şehri birbirine benzetmesinden, dünyayı monotonlaştırmasından da o kadar mutsuzum.
HP'nin 'Bulut Bilgisayar' konulu yuvarlak masa toplantısı için gittiğim Bristol sokaklarında yaptığım kısa yürüyüşte, bu düşünceler üşüştü kafama. Bristol hala biraz farklı kalabilmeyi başarmış bir şehir dünyanın turistik metropolleriyle karşılaştırıldığında.

Ancak asıl şaşkınlığı Bristol'den iki günlüğüne geçtiğim Letonya'nın başkenti Riga'da yaşadım. Riga Avrupa'nın ortasında, kendi karakterini korumayı başarmış, kültürünün renklerini grileşmekten uzak tutabilmiş heyecan verici bir şehir.

Bir şehir ne kadar güzel, ne kadar otantik, ne kadar egzotik olursa olsun, halkı eğer medeni değilse o şehirden aldığım keyif hiçbir zaman doruklarda dolaşmaz. Riga'nın en büyük avantajı da bu bence; korumayı başardığı farklılıklarını çok medeni, kibar, saygılı, kültürlü ve entellektüel halkının eşliğinde sunuyor olması...
Riga şarkı söyleyen bir şehir. Riga'nın atmosferinde tınlayan doğal seslerle, suni seslerin harmonisinin yarattığı bir senfoni çalıyor kulaklarınızda sokaklarında dolaşırken. Şehrin ortasından geçen Daugava Nehri'nin şırıltısı, Arnavut kaldırımı döşeli yollarından sükunetle geçen otomobillerin lastiklerden çıkan tıkırtılar, çevredeki ağaçların dalları arasında esen rüzgarın sesi ve kuşların tüm bu ritme eşlik eden hiç susmayan şarkıları.
İçinde hapsolan böcek, yaprak ve çiçekleri sonsuza kadar koruyan kehribarlarıyla ünlü Riga'nın, Art Nouveau tarzının hakim olduğu mimari dokusu da sanki bu hiç dinmeyen müziğin içinde kapsüllenerek korunmuş günümüze dek.

Ya da belki evlenmeden önce aşklarını şehrin tarihi köprülerine astıkları asma kilitlerle ölümsüzleştiren aşıkların sevgisidir Riga'nın güzelliklerini de ölümsüzleştiren.
Bir Riga efsanesine göre bu köprülerin altından akan nehrin suları Riga'nın tüm tarihine tanık olmuş. Efsane bir gün bir balığın sudan başını çıkartıp, 'Riga artık hazır mı?' diye soracağını söylüyor. Bir gün gidecek olur ve o balık sizi bulursa, 'Hayır' diye cevap vermeniz gerektiğini unutmayın, 'Hayır, Riga hala gelişiyor, hala inşa ediliyor'... Çünkü efsaneye göre, Riga'nın kuruluşu bittiğinde Daugava Nehri'ne gömülecekmiş tamamen.
Riga'nın sırrı da bu inancın derinliklerinde galiba. Bir yandan geçmişten gelen güzelliklerini korurken, diğer yandan teknolojiyi kullanarak sürekli gelişmesi, hiç durmaması. Keşke biz de teknolojiyi bu şekilde kullanmayı bilebilsek.