AKŞAM GAZETESİ | Oray Eğin | 2009-10-21
Uğur Yücel'in paparazziler tarafından fotoğrafının çekilmesi, ya da Timuçin Esen'in kameraların önünde kendini o hallere düşürmek zorunda bırakılması değil bugünlerde tartıştığımız magazin terörü... Asıl magazin terörü, Uğur Yücel gibi Türkiye'nin en büyük sanatçılarından birinin basın tarafında düşürüldüğü durum...
Uğur Yücel, ciddi maddi zorluklarla boğuşan bir sanatçı... Kazandığı parayı, para kaybedeceğini bile bile, sadece kendi istediği işlere yatırdığı için yaşadı bu sıkıntıları. Sanattan kazandığını sanata yatırdığı için kısacası... Ancak her sanatçıda olduğu gibi onun da iniş-çıkışlı dönemleri olmuştur...
Yücel, şimdi yine çıkışta... Televizyona dizi yapıyor, Amerika'da oynadığı bir film vizyona giriyor...
Bu arada bir de vergi borcu çıktı. Alt tarafı 97 bin TL. Küçük düşünenlerin gözünde büyüteceği ama sahibini ne zengin edecek ne de fakir edecek miktarda bir para. Uğur Yücel çapında bir sanatçı için bahsi bile olmaması gerekecek kadar küçük bir rakam.
Yerin dibine geçecektim okuduğumda; bir de First Class uçtu diye gammazlamaya kalkmış kimi haberciler... THY yetkilileri de 'Biriktirdiği millerle uçtu' diye açıklamış...
Neden bazılarının yaşantıları, üzerine vazife olmayan başkalarına bu kadar batıyor?
Nedir bu kıskançlık?
İşte asıl terör 97 bin TL gibi küçük bir rakamı ödememek için Uğur Yücel'in Amerika'ya kaçtığının yazılması, ısrarla bu konuda haberler yapılmasıdır. Uğur Yücel'le Cem Uzan'ı aynı kefeye koymaktır bu; ciddi bir ayıp, büyük bir terbiyesizliktir...
Uğur Yücel bu parayı öder... Oynadığı diziden kazandığı birkaç bölümle de öder, birikimiyle de, hiç parası yoksa da kendi aramızda toplarız öderiz bu borcu... Uğur Yücel de bu ülkeden kaçacak, vergi yüzsüzü olacak biri değildir...
Bu borç ödenir de, peki bu ahlaksız haberleri kaleme alanlar çiğnedikleri meslek onurunun bedelini nasıl öderler onu bilir miyiz?
Gönlümün portakalı
YarIn Altın Portakal'ı kim kazanırsa kazansın... Hangi ayak oyunları, eş-dost-ahbap ilişkileri devreye girerse girsin... Ben gönlümün portakallarını çoktan dağıttım bile...
Ve bir Erkan Özerman yarışmasında olacağı gibi tek bir 'birinci' bulmakta epey zorlandım...
Olsun varsın, ödül sahipleri beni bağışlasın...
Benim için bu senenin en iyi filmi 'Uzak İhtimal' ve 'Deli Deli Olma'dır... İkisi de Türk sinemasında yeni bir dil peşinde koşan, kendini beğenmemiş, 'iddiaları iddiasızlığında gizli' ve başka bir ülkeye, başka bir kültüre, başka bir dünyanın sinemasına özenmeyen, bizim de kendi kendimize 'Türk sineması' yapabileceğimize dair umut veren iki filmdir...
Nobel Barış Ödülü 'umuda' gidiyorsa, yeni bir Türk sineması umudumuzun mimarlarına neden Altın Portakal gitmesin ki?
'Uzak İhtimal' vizyonda, 'Deli Deli Olma' kendini şöyle bir gösterdi beyazperdede, sonra kayboldu...
İki 'mayınlı tarla'yı konu alan iki film de bu işin altından çok iyi kalkıyor... İkisinin de yaratıcılarının ellerine sağlık...
Dünün haberi
Halİt Refiğ'in ölümünden beri basında dikkatimi çeken bir haber, bir de yorum oldu... Önceki gün Engin Ardıç, Sabah'ta 'Yorgun Savaşçı'nın öyküsünü kaleme aldı. Solcular neden memnun kalmadı bu filmden, işin aslı astarı nedir, sağcı bir yönetmenin bu öyküsü çekmesi neden sıkıntı yarattı gibi soruların yanıtları bu yazıdaydı... Gözünüzden kaçtıysa, arşivleyin. Öyle böyle de değil, düpedüz mükemmel bir yazı...
Refiğ ve 'Yorgun Savaşçı'yla ilgili en çarpıcı haber ise dünkü Akşam'ın manşetindeydi... Meğerse, 'Yorgun Savaşçı'yı yakanlardan biri de Turgut Özakman'mış. Özakman, gazetemizin dünkü manşetinde Nurbanu Güney Elbir'e 'Yaktım ama kopyalardan birini sakladığım için vicdanım rahat' demiş... Bu işte Özakman'ın dahlini bilmiyorum. Öğrendiğimiz iyi oldu... Tebrikler...