AKŞAM GAZETESİ | Oray Eğin | 2009-10-21
Pazar günü Hürriyet'te Ayşe Arman'ın Sedat Ergin'le yaptığı söyleşiyi büyük bir keyif ve merakla okudum... Ergin, benim Türkiye'de hayranlık derecesinde takip ettiğim çok az sayıda gazeteciden biri... Bilgi birikimi ve analiz yeteneğiyle Batılı anlamda gazetecilik yapar, onu takip etmek çok öğreticidir de.
Sedat Ergin'in bir hasleti de hatalarını kabul edebilmekteki başarısıdır. Ayşe Arman'ın karşısındaki kendiyle barışık hali beni etkiledi.
Kısa süre öncesine kadar Milliyet'in başındaydı Sedat Ergin. Bu görevi geçtiğimiz günlerde bıraktı. Neden başarısız olduğuyla ilgili soruya verdiği yanıtlar içinde, bir tanesi dikkatimi çekti.
'AKP'nin kapatılmasına gazete olarak karşı çıktık. Kapatılması, Türk demokrasisini şakadan bir demokrasi haline getirirdi. Bunu yaparken, bazı okurlarımızı kızdırdık. Küstüler ve Milliyet almaz oldular' diyor Ergin.
İşte bu sözler beni 'gazetenin kimyası' üzerine düşünmeye itti... 'Milliyet'in kırmızı çizgileriyle oynanırsa okur elbette küser' diye düşündüm.
Bilindiği gibi Türk basını 80'lerden sonra 'süpermarket gazeteciliği' denen bir tarzı benimsedi. Hürriyet ve Sabah bu tarzın öncüleri oldu: İçinde her türden yazar bulunan, çeşitli görüşlere ev sahipliği yapan bir gazetecilik...
Giderek kitle gazeteciliği için de bir norma dönüştü bu süpermarket modeli... Ancak tabii bu formül belli gazetelerde tutar, belli gazetelerde tutmaz... Mesela elinizde tuttuğunuz AKŞAM süpermarket modelini başarıyla uygulamış bir gazetedir.
Oysa Milliyet, tarihi, yapısı ve okurları bakımından süpermarket gazeteciliğine asla uymayacak bir yayın organıdır.
Dolayısıyla Milliyet'in alacağı tavrın da büyük kitle gazetelerinden farklı olmayı şart koşuyor. Milliyet okurunun AKP'nin kapatılmasına karşı çıkılmasından dolayı gazeteyi terk etmesi son derece anlamlıdır.
Sanırım Milliyet'te ciddi bir 'alıcının kim olduğunu' bilememe problemi var. Zira, sadece AKP'nin kapatılması değil Ergenekon konusunda son dönemlerdeki tavırlarının da Milliyet okurlarında ters teptiğini zannediyorum.
Ancak Milliyet'in 'kimyasıyla' oynama konusunda Sedat Ergin'i de sorumlu tuttuğum düşünülmesin. Bilakis, Cumhuriyet geleneğinden gelen Sedat Ergin tam da Milliyet'e uygun bir yayın yönetmeniydi.
Hatalar ondan çok önce başladı. Geçmişi hatırlayalım... Rahmetli Ufuk Güldemir bu gazetenin başına atandığında ciddi bir Ahmet Altan krizi çıkmıştı. Milliyet okuru Altan'ın 'Atakürt' yazısına sert tepki göstermiş, sonunda da bu kriz yayın yönetmeniyle yazarı yenmişti...
Okurun bu geleneksel tavrı Milliyet üzerinde hala sürüyor işte, anlatmak istediğim bu. Tam da bu sebepten Milliyet'i Sabah'laştırmak, süpermarkete dönüştürmek ters tepiyor.
Milliyet okuru Ahmet Altan'ın takipçisi değil çünkü... Bu gazete Hasan Pulur'a, Melih Aşık ve Güngör Uras'tır...
Birkaç hafta içinde göreve başlaması gereken Güngör Mengi tam da Milliyet'e uygun bir isim mesela. Ama 'Mustafa' filmini 'liberallerin seveceği' şekilde yapan Can Dündar Milliyet okurunun tepkisini çekmesi normaldir.
Nasıl ki Cumhuriyet'ten bir Hürriyet, Sabah, AKŞAM olması beklenemezse Milliyet'i de bu kulvara sokmak büyük bir hatadır. Geçmişte de bu model denemelerinin acısını fazlasıyla çekti Milliyet.
Süpermarket modeli benzer şekilde Yeni Şafak'ta, Taraf'ta, Vakit'te de tutmaz... Çünkü bu gazeteler de kitlelere hitap etmez, belli bir tutumun ve tavrın sözcülüğünü yapar.
Bir okur olarak benim hayalimdeki Milliyet haberleriyle, tavrıyla, ayrıntıcılığıyla daha dinamik bir Cumhuriyet'tir. Önemli gelişmelerde en ince ayrıntılarını okuyabileceğimiz, tam da eskiden varolduğu şekliyle bir 'referans' gazetesi.
Bütün bunları söylemekle beraber Türkiye'deki gazete okurlarıyla ilgili bir korkumu, endişemi de paylaşmadan edemeyeceğim.
Milliyet'in okur kaybı üzerinde tahminler yürütürken belki de genel olarak gazete okuru profilinin yaşadığı değişimin de üzerinde durabiliriz gibi geliyor.
Belki de Abdi İpekçi'nin anayasasını yazdığı ve basın tarihine referans gazetesi olarak geçen bu modelin artık bir alıcısı kalmamıştır... Belki de günümüzdeki gazete okurunun böyle bir beklentisi kalmamıştır...
İşte o zaman asıl tartışmamız gereken bu yeni okur tipolojisidir.
Yabancıda durduğu gibi durmuyor
Yıllardır gazetelerin mizanpajı, yazı tipleri konuşulur... Hatta bütün gazeteler nedense şu anda gördüğünüz bu çirkin yazı tipiyle basar köşe yazılarını... Alışkanlıktan, kolay okunmaktan falan bahsederler... Ve bir şekilde de bütün gazetelerin mizanpajı, yazı tipleri birbirine benzer...
Pek çok gazeteci 'New York Times'a benzeyen bir gazete'nin hayalini kurar... Şimdi Türkçe olarak da New York Times çıkıyor...
İçeriğinden değil de şeklinden bahsedeceğim...
Sabah'ın eki olan NYT'nin bir sayfası İngilizce, bir sayfası Türkçe çıkıyor. Aynı yazı tipleri ve aynı mizanpajla... Fakat ne yalan söyleyeyim, Türkçe sayfalar İngilizce sayfalar gibi estetik durmuyor.
Sanki bu yazı tipi Türkçe karakterlere uygun değil gibi... İş font'u Türkçeleştirmekle bitmiyor galiba...
Yıllar önce Ercan Arıklı için bir dergi projesi üzerinde çalışıyordum... Arıklı'nın en sevdiği People dergisini baz aldık kendimize. Grafik tasarımcısı da biz 'Olmadı' dedikçe neredeyse bire bir kopyaladı People'ı... Ancak ne yaptıysak, bir türlü People gibi durmadı... O zaman da aklımızdan 'Türkçe olunca mı böyle duruyor' diye geçirmiştik... Şimdi aynı şeyi NYT'nin sayfalarına bakınca da hissediyorum.
Tarif etmesi çok zor, eminim grafik tasarımcıların bir yanıtı vardır bu probleme karşılık. Ama en azından ben bize ait, Türkçe'ye yakışır bir mizanpaj arayışında olmamız gerektiğini düşünüyorum.
NYT'nin tercümesi olsa bile, yazılar bile aynısının Türkçesi olsa da, bir şekilde aynı durmuyor.