Başbakan Tayyip Erdoğan, Wall Street Journal'a verdiği röportajda Aydın Doğan'ı ünlü gangster Al Capone'a benzeterek büyük tepki aldı.
Kuşkusuz Aydın Doğan'ı, sahte içki üretimi, kaçakçılık ve haraçla geçimini sağlayan bir mafya liderine benzetmek doğru değil. Doğan Grubu gazetecileri bu anlamda patronlarını savunmakta haklı.
Ancak anlıyoruz ki, Başbakan da metafor kurbanı. Erdoğan ne zamandır Doğan Grubu medyası tarafından da yapılan Putin benzetmesinden rahatsızmış. Bunu Akif Beki dün Radikal'de 'Niye Al Capone' başlıklı yazısında açıkça anlatıyor. ('Vergi cezasından yola çıkılarak Erdoğan, totaliter bulunan Putin'e benzetiliyor ki, bu da ilk kez olmuyor? Bence, Başbakan'ın Al Capone örneğine müracaat etmesinin sırrı burada.')
Hızlıca hafızaları tazeleyim. Erdoğan'a yönelik Putin benzetmesi ilk kez neo-con yazar Michael Rubin tarafından Wall Street Journal'da yapıldı. Ergenekon ve artan telefon dinlemeler bağlamındaydı. Ardından Türk ve yabancı medyada sıkça kullanılan bir metafor haline geldi.
En son olarak da geçmişte AKP hükümetine destek veren New York Times gazetesi kullandı Putin benzetmesini. NYT, Aydın Doğan'a vergi cezasını eleştiren sert başyazısında, olayı Putin'in mahkemeleri kullanarak kendisine muhalefet yapan ünlü Rus medya devi Mikhail Khodorkovsky'yi bitirmesine benzetti.
Ancak sanırım hükümeti asıl rahatsız eden bunlar değil; geçen nisan ayında TÜSİAD Başkanı Arzuhan Yalçındağ'ın Washington gezisi sırasında Brookings Enstitüsü'ndeki kapalı bir toplantıda aynı benzetmeyi yapması. Aslında kapalı toplantılar, adı üstünde kapalıdır. Off the record kalır. Ancak Türkiye seminerleri için hem TÜSİAD hem hükümet hem de Gülen cemaatinden maddi destek alan Brookings'in bir özelliği var. Oradaki kapalı toplantılar muhakkak Ankara'da duyuluyor. (Başıma geldiği için biliyorum.)
Zaten de TÜSİAD Başkanı'nın bu ölçüde çarpıcı bir benzetme yapmasının fısıltı gazetesiyle yayılmaması mümkün değil. Benim bile kulağıma gelmişti.
Peki Erdoğan Putin mi? Bu benzetme doğru mu?
Önce metaforu açalım. Burada kastedilen, Rus liderin mahkemeler ve devlet kurumlarını kullanarak muhalif medyayı susturmuş olması, siyasi rakiplerini elimine etmesi, kendine yakın oligarkların satın aldığı yandaş medya aracılığıyla içinde eleştiri olmayan 'majestelerinin basını'nı yaratmış olması. Bütün bunları yaparken de kaba kuvvet ya da gözaltı, işkence değil, mahkemeler, müfettişler ve devlet kurumlarını kullanmış olması.
Erdoğan muhalifleri, Türkiye'nin de aynı bu noktaya gelmiş olduğunu söylüyor. Kuşkusuz Erdoğan'ın medyayla ilişki tarzı, SABAH'ın satış süreci, Doğan Grubu'nun vergi cezası ve genel anlamda medya patronlarının ticari işlerinin hükümete verdikleri oranla doğrudan ilişkili olması bir vaka.
Ancak Sezar'ın hakkı Sezar'a. Putin metaforu aşırı abartılı. Yukarıda saydığım (ve birçok yazımda eleştirdiğim) öğelere rağmen Türkiye Rusya değil; Erdoğan da Putin değil.
Rusya'nın demokratik olmakla uzaktan yakından ilgisi yok. Orada sadece yandaş medya ya da muhaliflere siyasi baskı sorunu yok. Gazetecilerin bizzat gece yarısı evlerinde öldürüldüğü, demokrasi aktivistlerinin gözaltında bezdirildiği, bir-iki istisna dışında muhalif medyanın kalmadığı bir yer. Emperyal özentileri var ve Putin 2030'a kadar falan iktidarı elinden bırakmayacak.
Türkiye ise tüm aksaklıklarına rağmen bir demokrasi. Muhalefet var, muhalif basın var, muhalif yazarlar var. Hükümet bu isimlerden şikayet ediyor, kendince baskı kurmaya çalışıyor. Ancak bugünün Türkiye'sinde Mehmet Yılmaz'ın, Ertuğrul Özkök'ün, Bekir Coşkun'un, Oray Eğin'in bir gece ansızın gözaltına alınması, işkence görmesi, kör kurşuna hedef olması ihtimali yok.
Leyla Zana'nın, Hasip Kaplan'ın, Devlet Bahçeli, Kemal Kılıçdaroğlu ya da Deniz Baykal'ın da istediğini söylemesinin, özgürce siyaset yapmasının önünde engel yok. Gazeteler arzularsa her gün bu insanları manşet yapabilir; her gün hükümeti eleştiren bir manşet atabilir.
Şunu da itiraf edelim, medyayla ilişkilerine ve son dönemdeki üslubuna kızsak da, Tayyip Erdoğan ve bu AKP hükümeti Türkiye'de özgürlükleri ve demokratik alanı genişletti. Reformlardan en fazla nasibini alan ifade özgürlüğü oldu. Ben ifade özgürlüğünün yeterince genişlemediğini, siyasilerin bundan faydalanıp sürekli tekzip yayınlattığını düşünüyorum; bunu da yazılı olarak defalarca eleştirdim. Ancak eski günleri, eski TCK'lardaki 301'i, 141-142'yi ne çabuk unuttuk?
Özetle şunu söylemek istiyorum. Türkiye'de demokrasi ve ifade özgürlüğünün sancıları var. Hükümetin medyayla ilişkilerini savunmuyorum. Ancak her şeyin sorumlusu hükümet de değil. Bugün büyük gazeteler 'Eyvah üstümüze geliyorlar!' diye haykırıyorlarsa, bunun bir nedeni de, bu zamana kadar devlete göbekten bağlı olmaları değil mi?