Abdullah Gül'ün Fransız Cumhurbaşkanı Nicolas Sarkozy ile öğlen yemeğinde, servis yapan garsonlardan bir olmak isterdim. Ne konuşulduğunu dinlemek için değil; o atmosferi solumak için.
Ancak neyse ki Cumhurbaşkanı'nın daha sonraki basın toplantısı ve diplomatlarla sohbetlerden, havayı biraz soludum. Hayır; Elysee Sarayı'ndaki yemek, kesinlikle gergin bir ortamda geçmemiş. Tam tersine, sergi açılışında Cumhurbaşkanı'nın yanında sakız çiğneme kabalığı yapan Sarkozy, yarım saat sonra verdiği davette iyi bir ev sahipliği yapmış.
Yine de anladığım, ortamı yumuşatan Abdullah Gül'ün sabrı olmuş. Gül, sinirlenmeden, gerilmeden, itiraz etmeden Sarkozy'nin uzun uzadıya neden Türkiye'nin Avrupa Birliği üyeliğine karşı olduğunu anlatmasına izin vermiş. Neler konuşulduğunu bilmiyorum ama edindiğim izlenim, konu Türkiye olunca Fransız Cumhurbaşkanı'nın 'tepeden bakan' üslubundan vargeçemediği...
Fransız lideri sakince dinleyen Cumhurbaşkanı, söz kendisine gelince, Sarkozy'nin tezine karşı siyasi argümanlarını tek tek sıralamış: 'Biz yeni Avrupa değiliz. Avrupa'nın, Avrupa Konseyi'nin kurucularındanız. Ortaklık belgesi tam 40 yıl önce imzalandı. Biz kendi güvenliğimizi, siyasetimizi, savunmamızı ona göre kurduk. (Soğuk Savaş'ta Türkiye'nin NATO'da oynadığı rolden söz ediyor) AB'ye girmeyeceğimizi düşünseydik belki de farklı bir rota çizerdik kendimize...'
BİZİM EKİP
Diyebilirim ki ilk defa bu kadar değişik bir gazeteci grubuyla seyahat ettim. Cumhurbaşkanı Gül'ün Paris gezisini izlemek için Çankaya tarafından davet edilen ekipte Hürriyet'in kültür duayeni Doğan Hızlan, Radikal'den Oral Çalışlar, Yeni Şafak'tan edebiyatçı Rasim Özdenören, Nazlı Ilıcak ve Güneri Cıvaoğlu vardı. Sabah'tan Hasan Bülent Kahraman da bize Paris'te katıldı.
'Neden farklı?' diyeceksiniz. Aramızda Ankara gazetecileri olmadığı için, günlük haber stresi yoktu. ANA uçağına binerken ben panik halinde teyp aramaktaydım. Herkes bana 'Ne yapacaksın teybi?' gibisinden garip baktı. Anladım ki haber değil, izlenim ve sohbet için oradaydık.
Doğan Hızlan, baştan 'Ben siyasetten anlamam. Ben kültür için buradayım' diye esprili bir üslupla hem bizlere hem de Cumhurbaşkanı'na deklare etti. Yemeklerde, uzun uzadıya edebiyat konuşuldu. Eminim teybe almış olsam, genç edebiyatçılar, Hasan Bülent Kahraman ve Rasim Özdeneren'in 1950'lere, 60'lara uzanan Yahya Kemal, Nurullah Ataç, Varlık dergisi sohbetlerini duymak için can atardı.
NEREDEN NEREYE...!
Avrupa Konseyi'nin başına bir Türk'ün geçeceğini ilk duyduğumda kulaklarıma inanamadım. Ancak Cumhurbaşkanı doğruladı. AKP Antalya Milletvekili Mevlüt Çavuşoğlu'nun önümüzdeki yıl Avrupa Konseyi Parlamenterler Meclisi'nin başkanı olması neredeyse kesinleşti.
Eğer gününüzün çoğunu Ankara'daki VIP salonunda geçirmiyorsanız, Mevlüt Çavuşoğlu'nu tanımayabilirsiniz. AKP'nin liberal simalarından genç vekil, son altı yıldır neredeyse sürekli Avrupa Konseyi toplantılarına katılmak için Strasburg'a gidip geliyor. Komisyonlardan Avrupa Demokrat Grubu'nun liderliğine yükseldi.
Bunu konuşurken Abdullah Gül eski günlere, 1991'de çiçeği burnunda bir Refah Partisi milletvekili olarak katıldığı Avrupa Konseyi'ne döndü. O zamanlar Gül dışında Türkiye'yi 12 kişi temsil ediyormuş. Vehbi Dinçerler, Coşkun Kırca, Mükerrem Taşçıoğlu vs. Dinozorlar arasında en genç ve tecrübesiz, Abdullah Gül'müş. 'Apayrı bir Türkiye'den söz ediyoruz. Ülkenin üçte biri olağanüstü halle yönetiliyordu; işkence ve faili meçhuller vardı. Biz de çıkıp Türkiye'yi savunurduk. Oylamalarda çoğunluğa karşı 12 Türk oyu kalırdı' diyor.
Gül, Cumhurbaşkanı seçildiğinde ilk gezisini, adını mezun olduğu bir lise gibi minnet duygusuyla andığı Avrupa Konseyi'ne yapmış. Konuşmasına 'Burası bir insan hakları okulu. Ben de buradan mezunum' cümlesiyle başlayınca, salon alkıştan yıkılmış.