Kim ne derse desin, Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç, farklı mizah anlayışıyla kendinden bahsettirmeyi iyi biliyor. Öyle alaylı ve sivri bir üslubu var ki, en azılı AKP karşıtları bile ona sempati duyabiliyor. Yılmaz Özdil bile severmiş kendisini, gerçi buna da şaşırmamalı: Arınç'la Özdil'i birleştiren nokta, zekalarının yanı sıra söyleyeceklerini haşırt diye ifade etme kapasiteleri... Bir başka ortak paydaları da bu ülkeye pek aşina olan 'maço' bakış açısı...
Arınç, son olarak önceki başbakanları fena benzetti biliyorsunuz: 'Hepsi tembel ev kızı gibi, evin süprüntüsünü halının altına süpürdüler...' Dikkatinizi çekerim, tembel ev kızı benzetmesi Demirel'den Yılmaz'a, Çiller'den hocası Erbakan'a, 'hepsi'ni içeriyor. Sesleri çıkmadığına göre, üzerlerine alınmamışlar!
Düşünsenize; eskiden başbakanlık konumunda bulunan kişilere tek başına 'ev kızı' demek bile başlı başına hakaret. Çünkü ev kızı (ev hanımı değil!) deyince etkisiz, güçsüz, başkalarına muhtaç, edilgen, zavallı anlamları çıkıyor... Başına bir de 'tembel' ekleyince benzetme daha da ağırlaşıyor.
ZAVALLI BİR MAHLUKAT
Aslına bakarsanız Arınç, bu domestik ve küçümseyici metaforla sadece eski siyasetçileri rencide etmekle kalmıyor, 'kadın sorununu' da parmak basıyor:
- Bu etkisiz, güçsüz, zavallı kızın hayatta tek ve en iyi yapacağı şey, ancak ev temizliğidir. Onu bile beceremeyecek, sallayacak kadar uyuşuk ve yararsız bir mahlukattır!
- Tembel ev kızı, en önemli misyonu olan evlenecek birini bulmak konusunda dahi başarısızdır... Evin her köşesini temiz tutmak, yemek pişirmek gibi 'default' erdemlerden yoksun bu kızcağızı kim alır ki?
- Tembel ev kızlarının zararı yalnızca kendilerine dokunur; pencere kenarında çekirdek çitleyip lak lak yapar, en fazla ailelerine ekonomik yük olurlar ve annelerini sinirlendirip kafalarına bir terlik yerler. Kimse onlardan okumalarını, çalışmalarını, sorun halletmelerini veya çevrelerine fayda sağlamalarını beklemez...
Evin tembel bireyi benzetmesini ben yapacak olsaydım... İşi gücü olmayan ve sırtını ailesine, anasına, karısına dayayan... İçinde kaynayan şiddeti cam çerçeve indirerek, dayılanarak, hatta döverek tatmin eden... Süprüntüyü halının altına süpürmeyi bile akıl edemeyecek kadar rahatına düşkün, dünyanın kendi ekseni etrafında döndüğünü sanan 'tembel ev erkekleri' benzetmesini kullanırdım...
Hem daha vurucu olmaz mıydı?
Korsana hayır, kokan taksiye de!
PAZAR günü İstanbul'da 'korsan taksiye hayır' mitingi yapıldı. Haklılar, ekmek paraları çalınmasın elbette. Fakat taksiciler de işlerine özen göstersin, müşteriye illallah dedirtmesin:
- Korsan taksiye hayır, koltukları leş gibi kokan taksiye de...
- Korsan taksiye hayır, klimasını 40 derecede bile açmayan taksiciye de...
- Korsan taksiciye hayır, hayatın tüm hıncını direksiyondan çıkarıp daracık sokaklarda ralli yapan taksiciye de...
- Korsan taksiciye hayır, her çukura yüzde 100 isabet ederek müşterinin beynini allak bullak eden taksiciye de...
- Korsan taksiciye hayır, turisti kazıklayan taksiciye de.
Neden 'AKP' yazıyorum?
- Elim alıştığı ve kısaltmayı tekrar uzatmaktaki mantığı halen anlamadığım için.
- Başlık atarken, AK Parti deyince boşluklu 8 vuruş, için çok yer kaplıyor!
- Kurumların kendini nitelendirdiği biçimde kısaltmasının yapılmasına saygım sonsuz. Ancak AKP'yi kurum değil, siyasi parti olarak görürüm. Siyasal partilerin kısaltması da ilk harflerinden oluşur, bu da evrenseldir.
- Ayrıca her kurumun kendini tam tanımlama biçimine de uymuyorum: Turkcell'i kapital yazmak, Doğan Yayın Holding yerine sadece 'Doğan' demek gibi...
- Adalet'in A'sı ve kalkınmanın 'K'sini hala önemsediğim için.