AKŞAM GAZETESİ | Aslı Aydıntaşbaş | 2009-10-22
Heyecanlanmamak mümkün değil. Gözümüzün önünde Cumhuriyet tarihinde yepyeni bir sayfa açılıyor.
Dün Kandil'den, Mahmur'dan, Dohuk'tan gelen PKK'lıların kameraların önünde teslim olması, bir zamanlar Süleyman Demirel'in '29'uncu Kürt isyanı' dediği ayrılıkçı hareket için sonun başlangıcıdır. Kim ne derse desin!
Büyük bir aksilik çıkmaz, her şey planlandığı gibi giderse, dün gelen sembolik grup, ileride daha büyük grupların dağdan inmesi, siyasi ortamın yumuşaması ve Meclis'in çıkaracağı üst düzey yönetici kadrosunu dışarıda bırakan bir afla binlerce PKK'lının topluma kazandırılması için ilham kaynağı olacaktır. Türkiye için rasyonel olan budur.
Bu, Abdullah Öcalan'ın yürüttüğü, AKP'nin uydurduğu ya da Amerika'nın dayattığı bir çözüm değil; tam tersine Türkiye'de devlet ve özellikle güvenlik birimlerinin 2006 yılından beri ince ince işlediği bir sürecin son halkasıdır.
Dün görüştüğüm bazı 'kuşkucular', inisiyatifin Öcalan'da olmasından ya da DTP'nin 'olayı şova dönüştürmesinden' yakındılar. Ama yanılıyorlar. Son emri İmralı verse de bu ve bundan sonraki adımlarda inisiyatif Öcalan'da değil, Ankara'da. Devlet artık gerektiğinde 'Öcalan'ı kullanmaya’, hapiste olan ve her şeyden çok kendi akıbetini düşünen bir adamla 'dolaylı' pazarlık yapmaya karşı değil. Tam tersine İmralı-Avrupa-Kandil üçgenindeki adı konmamış iktidar mücadelesinin, pratikte Türkiye'nin hayrına olduğunu düşünüyor. Yanlış da değil.
Yıllar önce bir yetkiliyle aramda şöyle bir konuşma geçmişti. Ben, devletin Şerafettin Elçi gibi, Ümit Fırat gibi, Abdülmelik Fırat gibi bağımsız ve hatta PKK karşıtı Kürtlere karşı neden çok sert olduğunu sormuştum. 'Bıraksanız da böyle insanlar güçlense, PKK tabanı zayıflamış olmaz mı' dedim. Aldığım cevap çok ilginçti. 'Hayır' dedi karşımdaki 'Türkiye hiçbir zaman Kürtlerin meşru bir hareket tarafından temsil edilmesini istemedi. Onun daha tehlikeli olduğu düşünüldü. Yıllardır MGK'da ılımlı bir Kürt hareketinin, PKK ve silahlı terörden daha tehlikeli olacağı varsayımı vardı' dedi.
İşte şimdi değişen paradigma bu. Devlet artık Kürt hareketinin silahlı, dolayısıyla 'meşruiyet özürlü' olması gibi bir tercih içinde değil. Türkiye artık siyasi bir Kürt hareketinden korkmuyor.
Tam tersine silahların susması ve PKK'nın tasfiye sürecinin DTP çatısı altında meşru siyaset zeminini güçlendireceğinin farkında. Tarihin de akışı bu yönde. Ama artık Ankara bundan çekinmiyor.
Tabii Demirel’in '29'uncu isyan' dediği silahlı Kürt hareketinin tasfiye sürecine girmesi, Kürt milliyetçiliğinin taleplerinin bittiği anlamına gelmiyor. Dün seyrettiğimiz, sadece silahlı ayrılıkçı terör hareketi için 'sonun başlangıcı' sayılabilir. Daha çok sancılar, git-gel'ler olacak. Bu yolda pürüzler, hatalar, geri adımlar olacak.
Ama sonuçta bu proje, nihai olarak PKK ve kadrolarına, silahı bırakması karşılığında meşru siyasi zeminde yer açılması projesi.
'Eyvah siyasallaşıyor!' derseniz, evet, PKK denilen siyasi akım bir anlamda siyasallaşıyor. Ama bu, silahlı terörden iyidir.
Artık hamaset değil siyaset zamanı. Bırakalım, DTP ve PKK'nın temsil ettiği çizgi, demokrasi arenasında kendini kanıtlasın. Sandıkta zafer kazanmak, gerilla ve bombalarla verilen mücadeleden daha zordur. Bu hareket bundan sonra demokrat olmak, insanların taleplerine cevap vermek zorunda.
Demokrasi Türkler için neyse, Kürtler, Lazlar, Fransızlar ve İtalyanlar için de aynı şeydir: iyi yönetim, çok çalışma, hesap verebilme ve tolerans. Gün olur çöp toplamayan, rüşvet alan bir belediye başkanı bile size o beldeyi kaybettirir. Gün olur, bakarsınız insanlar hamaset değil aş istiyor. Bakalım DTP buna hazır mı? Bakalım şu zamana kadar devletin Kürt kimliği üzerinde uyguladığı irrasyonel baskılar sayesinde bu ölçüde büyüyen Kürt hareketi, bu avantajı kaybedince demokrasiyle sınavını geçecek mi?