AKŞAM | PAZAR | 25 EKİM 2009, PAZAR
Geçtiğimiz hafta vizyona giren ve ilk üç günde 300 binin üzerinde seyirci tarafından izlenen, bir sınır karakolunda yaşanan PKK baskınının anlatıldığı 'Nefes' filmini Emekli Koramiral Atilla Kıyat ve HADEP eski Genel Başkan Yardımcısı, bir dönem Başbakan Tayyip Erdoğan'ın danışmanlığını da yapan Kürt gazeteci Mehmet Metiner'le birlikte izledik. Demokratik açılıma çok farklı iki bakış açısı getiren Kıyat ve Metiner, filmi ve film üzerinden 'demokratik açılım' adımlarını değerlendirdiler...

- Nasıl buldunuz filmi?
Mehmet Metiner: Çok etkilendim. Bu ülke evlatlarının dağlarda birbirleriyle bu şekilde vuruşmaları; müthiş bir insanı dram... Yüreği olan herkesin gözyaşı dökebileceği bir film. 25 yıldır bu ülkenin dağlarında böyle bir dram var. Film, süregelen dramı gözlerimizin önüne seriyor. Memleketin her tarafından gelen insanımızın, içlerinde Kürt Mehmetlerin de olduğu bir dram. Çok etkilendim, bu ülke bunları hak etmiyor. Filmde 'Bu bir savaş' diyor ama bu savaş, iki düşman arasında süren bir savaş değil. Bu aile içi bir savaş ve filmde de söylendiği gibi mutlaka bitirilmeli.
- Eleştirilerin bir kısmı filmin militarist olduğu yönündeydi, siz öyle buldunuz mu?
M. Metiner: Ben çok insani buldum. İzleyenler iki duyguyu çok yoğun yaşayacak; derin bir nefret ve PKK'nın ne kadar muktedir olduğu duygusu. Bir askeri karakol basılıyor, devletimizin diğer askeri birliklerinin bundan haberi yok, orada askerler ölüyor. PKK'nın dağlarda ne kadar güçlü olduğunu ve isterse orada neler yapabileceğini göstermesi bakımından faydalı bulmadım. Oraya askerlik için giden gençlerin içine bir korku salar, o korku ve nefret duygusu çok yoğun işlenmiş ama çok insani bir dram. Gözyaşlarım içime aktı. 'Hangi savaş vardır ki bitmemiş olsun' diyor filmdeki yüzbaşı, ben de bu aile içi savaş bir an önce bitsin diyorum.
- Siz de etkilendiniz mi filmden?
Atilla Kıyat: Tabii, duygulandım ve etkilendim. Film 25 yıldır orada yaşanan gerçeğin sadece bir kesiti ve bu hikaye, belki 25 yılda yaşanmış binlerce hikayeden sadece biri. Ben, Kıbrıs Barış Harekatı'na katıldım. Harp ortamında, ki Kıbrıs'taki harp ortamı Güneydoğu'daki bu savaş ortamından çok daha rahattı; denizciydik, lojistik hizmetler için ordaydık. 120 askerim, karargahıma herhangi bir taarruz olmadığı takdirde göğüs göğüse savaşmayacaktı. Buna rağmen o 20 yaşındaki genç delikanlıların bir savaş ortamında olmasının haletiruhiyesini yakından gördüm. Filmden alınması gereken en büyük ders şu: Biz şehit, yaralı ve gazi sayısını biliyoruz, ama o ortamda profesyonel asker olarak ya da mecburi askerlik hizmeti için bulunup ruhsal bütünlüğü bozulan, travma yaşayanların sayısını bilmiyoruz. Ve bunların toplum içine bir işsizler ordusu olarak bırakılmasının devletin geleceği açısından ne gibi sonuçlar doğuracağını bugüne kadar hiç kimse ne değerlendirdi, ne dikkate aldı!
BİNLERCE AİLE BUNU YILLARDIR YAŞIYOR
- Filmin PKK'yı muktedir gösterdiği fikrine katılıyor musunuz?
A. Kıyat: Hayır, izlediklerimiz Türkiye'nin kanıksamış olduğu olaylar. Tahmin ediyorum senarist arkadaşımız, defalarca yaşadığımız karakol baskınlarından, Güneydoğu'da pusuya düşürülen askerlerimizden esinlenmiş. Toplumda PKK'ya karşı oluşan nefret, öyle bir noktaya geldi ki, bu film onun üstüne ne bir damla koyabilir ne de onun altına indirebilir. Filmin militaristliği, PKK'yı muktedir mi gösterdiği ya da nefreti mi körüklediği gibi açılardan bakarsak bu filmden bir sonuç çıkaramayız. Türkiye'de yıllardır yaşananların bir kesiti bize gerçek olarak vurgulandı, bu vurgu hepimizi duygulandırdı. Bu 15 kişinin ailesinin dışında binlerce aile bunu yıllarca yaşadı ve bunun bitmesi lazım! Terörizm son bulmalı, bu ortamı yaratan nedenler ortadan kaldırılmalı; bunun zamanı gelmiş hatta geçmiştir. Terör Türkiye'nin başında bir bela olduğuna göre, Türkiye bu ortamdan çıkma stratejilerini belirlerken tek bir yumruk olmak zorunda. İsmen söylersek; açılım diye ortaya atılan konu, ortaya atılırken hiç kimseye danışılmadı ve DTP ile AKP açılım için müşterek çaba sarf etmek isteğinde olduklarını söylediler, ben 43 yıl üniforma giymiş birisi olarak, bu iki tarafın bu açılımın sonundaki hedeflerinin ne olduğunu bilmiyorum. Aynı olmadığına da hatta benzer dahi olmadığına yüzde 100 eminim.
M. Metiner: PKK'ya nefret beni asla rahatsız etmez ama her türlü nefretin sorunu anlamamızı ve çözmemizi engellediğine dikkat çekmek istedim. Yoksa şiddetin bizatihi kendisi her birimizin nefret edeceği bir şey. Film de bu nefret duygusunu tüm dramatik boyutlarıyla çok güzel işlemiş. Acılar karşılıklı yaşanıyor, bunu görmemiz gerek; o karakolda Kürt Mehmet, Kürtçe türkü söyleyerek öldü. Ama biz yıllar yılı, o Mehmet'in türkü söylemesini yasakladık, anadilinin olmadığını, hatta ait olduğu bir etnik topluluğun var olmadığını söyledik. Biz devlet olarak kendi elimizle kangrene dönüştürdüğümüz bir sorunla cebelleşiyoruz. Müthiş bir travma, sadece dağlarda süren bir savaş değil, bu savaşın ahlaki ve sosyal yıkımları o kadar fazla ki. Topluma salıverdiğimiz insanların ne tür travmalardan geçtiğinin farkında değiliz.
A. Kıyat: O filmdeki karakola hiç baskın olmasa dahi, yaşam şartlarını izlediniz; o çocukların normal bir haletiruhiyeyle döneceklerini mi zannediyorsunuz? O şartlarda ne kadar iyi yetiştirilirseniz yetiştirilin, insan ölüm korkusunu hissediyor. Bütün bunlar yaşandıktan sonra toplumun içine saldığımız hiç kimsenin travmasıyla meşgul olmuyoruz. Kaç yıl oldu, Vietnam Sendromu sürüyor ve hala periyodik olarak takip ediliyorlar...
- TSK böyle bir takip sistemi kurmadı değil mi?
A. Kıyat: Bu ordunun görevi değil. Filmden çıkarılacak en büyük ders, orada Türk askeri olsun, PKK'lı çeteciler olsun, kendilerinin sebep olmadığı bir şey için savaşıyor. Bu çok kötü! Durumu TSK bu hale getirmedi, tek başına PKK da bu hale getirmedi. Bunu başkaları bu hale getirdi, çekenler de o çocuklar.
ASKERE GİDECEK OLSAM ÜRKERDİM
- Ciddi toplumsal bir rehabilitasyon gerekli galiba...
M. Metiner: Siyaseten de birbirimizi rehabilite etmeliyiz; sorunlara bakış açımızı değiştirmeliyiz. Anlamak ve çözmek istiyorsak nefret tek başına bir kalkış noktası olamaz. Filmin PKK'yı muktedir gösterme iddiası yok ama 20'li yaşlarda henüz askere gitmek üzere olan biri olsam, ürkerim. Filmde görülenler realite ama 25 yıldır süren savaşı NATO'nun en büyük ikinci ordusu olan ordumuzun bitirememesinin, onun itibarına gölge düşürdüğünü ve askere gidecek genç kuşaklar için ürpertici olduğunu söylemek istedim.
- O gençleri ürkütebilecek başka şeyler de olmuyor mu, örneğin Habur'da karşılanan PKK'lıların gördüğü muamele gençleri askerlikten soğutmaz mı? Bu manzara daha reel değil mi?
M. Metiner: Tabii ki bu manzaranın daha reel olduğunu hatta ziyadesiyle başka şeyler de söylenebileceğini biliyorum. O coğrafyanın insanıyım, o acıyı yaşayanlardan biriyim. Bu süreçten nefret duygularını yaygınlaştırarak yürüyemeyiz.
KİM KURBAN KİM KAHRAMAN?
- Profesör Vamık Volkan, dışa vurulmayan ve yaşanmayan toplumsal acının daha sonra büyük travmalara yol açtığını söylüyor, belki bu tür filmler toplumun yas sürecine katkı yapar, ne diyorsunuz?
M. Metiner: Filmdeki komutanın mesajlarının altı çizilmeli; açılım sürecinde herkesin dikkat etmesi gereken mesajları vardı filmin... 'Bu dağlarda kim kurban, kim kahraman belli değil?' diyordu komutan; bu dağlarda kimin haklı, kimin haksız olduğu belli değil. Askeri lojmanda, gencecik subay eşinin ölümü karşısında düşüp bayılmasından etkilenmemek mümkün değil, ama dağlarda ölen bu ülkenin başka çocukları da var, onların aileleri de düşüp bayılıyor, onların anneleri de gözyaşı döküyor. Sayın Genelkurmay Başkanımızın 'terörist de insandır' vurgusu bu anlamda çok önemli. Hem insandır hem de bu ülkenin insanıdır. Burada ortak bir dram var, biz bu demokratik açılım sürecinde ne yaparsak bunu çözeriz? Bu, bitmeyecek bir savaş değil. Bu savaş da bitecek, bir 25 yıl sonra biteceğine bu gün bitirilemez mi? Demokratik açılım sürecinde aranan cevap bu bence...
- Sizce bu demokratik açılım böyle bir cevap verebilecek mi?
A. Kıyat: Ben bu hafta birtakım etkinlikler için iki gün Ankara'daydım. Türk Silahlı Kuvvetleri Rehabilitasyon Merkezi'ndeydim. Gazilerimizle aynı masalarda oturdum, sohbet ettim; halen görevde olan amiraller, generaller vardı, onlarla konuştum. Tam da 34 tane teröristin Türkiye'ye kabul edilişinin ertesi günü; o çocukların kimisinin bacağı, kimisin kolu yoktu; kimi protez bekliyordu ve birçoğu tekerlekli sandalyedeydi. Gerek Anadolu terbiyesi gerekse Silahlı Kuvvetler içinde aldıkları disiplin gereği gözyaşlarını içlerine akıtıyorlardı, hiçbirinin ağzından 'Peki o zaman ben neden bacağımı verdim' cümlesi çıkmadı? Ama her biri meraklı gözlerle 'Bir şeyler oluyor komutanım, neler oluyor biz anlayamıyoruz' diyebildiler sadece. Maalesef onlara verilebilecek açık bir cevabımız yoktu. O bakımdan, bence bu açılımın ilk adresi bu çocuklar olmalıydı. Eğer hükümetin yerinde olsam ilk önce gider bu çocuklara anlatırdım neyi açtığımı, bu açılımın sonunda nereye varmak istediğimi.
M. Metiner: Sayın Kıyat'ın bu önerisine gönülden katıldığımı belirtmek istiyorum. Bence siyasilerden önce bu çevrelerle irtibat kurulmalıydı.
A. Kıyat: Bu ülkede millete rağmen bir şey yapılamaz. Millet derken ırklara ayırmıyorum, Türk milleti olarak; Türkiye Cumhuriyeti sınırları içinde Türkiye Cumhuriyeti nüfus kağıdını taşıyan herkesi kastederek söylüyorum. Ancak bu gücü arkanıza alarak bir şey yapabilirsiniz. Bu filmde gördüğünüz sahnelerin, yaşanan acıların son bulmasına, kanın durmasına, Türkiye'de özgürlüklerin geliştirilmesine kimsenin bir itirazı olamaz. Ama bu sağlanırken de Türkiye'deki herkesin onuru dikkate alınmalı. 70 milyon önünde, her iki tarafın da onurunu rencide edecek, kıracak tavırlardan kaçınılmalı.
HÜKÜMET'İN STRATEJİSİ YANLIŞ
- Siz Başbakan'a yakın bir gazeteci olarak ve kendisini eskiden de tanıyan, danışmanlığını da yapmış biri olarak bize paketin içeriğini anlatabilir misiniz?
M. Metiner: Bence Sayın Başbakan, etnik temelli bu sorunu, Türkiye Cumhuriyeti Devleti vatandaşlığı ve Türk kimliği altında çözmek istiyor; dolayısıyla bir yanda özgürlükler alanını genişletirken diğer yanda birliği, bütünlüğü pekiştiren bir siyaset izliyor.
A. Kıyat: Diyelim ki bunların hepsi doğru ve hakikaten Başbakan, Türkiye'yi böyle bir hedefe götürmek istiyor. Bu hedefi; eğer doğruysa, ben de sonuna kadar destekliyorum. Ama bu hedefe gidiş stratejilerinin doğru olduğunu maalesef söyleyemiyorum. Böyle bir hedefin açıklanması tek başına yapılmaz. Eğer böyle bir hedefiniz varsa ve bunu milletle birlikte yapacaksanız, önce bunu çözeceğiniz herkesle bir araya gelip, tartışıp onlarla birlikte belirleyip, ondan sonra bu hedefin bir milli proje olarak lanse edilmesi gerekir.
M. Metiner: Şu anda yapılan da bu değil mi?
A. Kıyat: Değil... Sayın Cumhurbaşkanı söz konusu 'tarihi fırsat' açıklamasını yapmadan, Başbakan açıklama yapmadan muhalefet liderleri çağrılsaydı; sonra konu Milli Güvenlik Kurulu'na gelseydi, askerlerin görüşleri alınsaydı. Açılım topluma, 'bu bir AKP projesi değil, milli birlik projesidir' dinelerek Meclis'in hedefi olarak sunulsaydı daha iyi ilerlerdi. İkincisi maalesef toplumda son olaylardan sonra çok yaygın bir kanı oluştu, bu çok tehlikeli bir kanı; toplumun neredeyse yüzde 80'e varan bölümü, bu sürecin hükümetin değil, PKK'nın kontrolünde yürüdüğüne inanıyor.
M. Metiner: Süreç hükümetin ve devletin kontrolünde. PKK kendisine rağmen bu sorunun çözülmesi halinde başına neyin geleceğini biliyor.
A. Kıyat: Onlar olayı provoke etmek istediler ve başarılı da oldular. Ama provokasyona müsaade eden kim? Bu da provokasyondur, bunu da görmek lazım.
M. Metiner: Bu PKK'nın provokasyonuydu, hükümetin yaptığı onların provokasyonunu boşa çıkardı.
A. Kıyat: O provokasyonu boşa çıkaran hükümet değil, yargı oldu. Yargıcın görevi de PKK'nın senaryosunu bozmak değildir. Yargıç kanuna göre cezasını verir; Başbakan'ın da çoğunluğu vardır, Parlamento'yu toplar, bir gecede genel af çıkartır. Onların yasal olarak Türkiye'ye girmeleri bir genel affa bağlı olsaydı inanın toplumun yüreği bu kadar kanamayacaktı.
M. Metiner: O görüntüler bir Kürt olarak beni de rahatsız ediyor. PKK bunu bilerek yapıyor. Sürecin bozulması onların lehine. Türk toplumuna bunu anlatmalıyız. İçeride kültürel ve demokratik adımlar atıldığında dağı besleyen yollar tıkanacak. Eve Dönüş Yasası'nda değişiklik yapıldığında dağdakilerden önce belki Kürt diasporası dönecekti ve PKK sürecin kendi aleyhine döndüğünü görerek süreci bozmaya dönük bir strateji geliştirdi. Toprak ayaklarının altından kayıyor. Hükümet büyük bir sağduyu göstererek ön aldı.
A. Kıyat: Toplumun yüzde 80'inin onurunu kırarak...
M. Metiner: DTP ve PKK'nın tavrını şiddetle kınıyorum. Türkiye halkı süreci sabote etmeye kalkanların karşısında olgunlukla durmalıdır.
A. Kıyat: Ben bu kadar iyimser düşünemiyorum. Başta söylediğim gibi; taraf AKP ve DTP ise ki DTP kendilerinin deyimiyle İmralı ve PKK ise, iki tarafın hedefinin aynı olduğuna inanmıyorum. Zaten iki tarafın hedefi aynı olsa bu provokasyonlar olmaz. Demek ki onların kafasındaki hedef Başbakan'ın kafasındaki hedefle aynı değil. Acaba, süreci hakikaten provoke etmeye mi çalışıyorlar, yoksa 4 aşamalı planlarının sonuna mı geldiler? Yani siyasallaştılar, bu siyasallaşma sonunda DTP ortaya çıktı, kendi aralarında bir siyasi güç kavgası yaşıyorlar. Siyasi gücün silahlı gücü kontrol altına alması lazım ama bunlarda tam tersi, siyasi kanat PKK'nın kontrolünde, dolayısıyla siyasallaşma tam sonuçlanmadı. Fakat bu noktada biliyorlar ki terör devam ederken siyasallaşmayı tamamlayamayacaklar. Siyasallaşmanın sonrası, belki devlet kurmak isteğidir.
M. Metiner: Kazanan değil, kaybeden taraf PKK'dır. PKK, Türkiye'nin PKK'sı değil, eski PKK yok artık, o kendini çoktan tasfiye etti. Bağımsız Kürdistan için dağa çıkan ve bu amaçla dağda kalan bir PKK yok. PKK'nın dağda bir amacı da yok ama artık bir dağ sorunumuz var. PKK, 'beni muhatap alıp çözmezseniz, bu sorunu size çözdürmem' diyor... Kürt sorunu çözümünün önünde asıl engel PKK'dır. Bu sorun kendisine rağmen çözüldüğünde, dağ cazibe merkezi olmaktan çıktığında, PKK varlık nedenini yitireceğini biliyor. İçeride Kürt meselesini çözmüş, PKK'nın beslendiği ortamı ortadan kaldırmış Türkiye Cumhuriyeti Devleti üstünlüğü ele geçirir. Kuzey Irak ayağı zaten tamamlandı. Amerika ve AB ülkeleri sürecin içinde. Türkiye şu an bu sorunu çözebilecek en olgunlaşmış dönemi yaşıyor. Tarihi fırsat budur: Bunu çözdüğümüzde Kürt vatandaşlarımızın aidiyeti pekişecek, üniter devlet sağlamlaşacaktır. Devletimizin temel hassasiyetleri zedelenmeyecektir, milli birlik ve beraberliğimiz pekişecektir.
PKK'NIN OYUNUNU HÜKÜMET Mİ BOZDU, YARGI MI BOZDU?
M. Metiner: PKK, hem içerde toplumsal desteğini kaybedeceğini hem de bölgede ve uluslararası camiada desteğini kaybettiğini görüyor. Hükümetin Eve Dönüş Yasası'nda yapacağı değişiklikleri bile beklemeden iki grubu acele Türkiye'ye gönderme sebebi uluslararası camiaya şu mesajı vermek: Biz silah bırakıp gelmek istiyoruz ama Türk Hükümeti evimize dönme imkanı sağlamıyor, bakın bizi tutuklayacaklar! Hükümet PKK'nın bu oyunlarını boşa çıkardı.
A. Kıyat: Boşa çıkardı derseniz, Hükümet'in yargıya talimat verdiğini söylemiş olursunuz. Hükümet boşa çıkarmadı, Türk yargısı boşa çıkardı.
M. Metiner: Türk yargısı yürekten alkışlanacak bir davranış sergilemiştir. Yasaların ve zamanın ruhuna uygun hareket etmiştir. Burada hukuka aykırı bir durum söz konusu değildir.
A. Kıyat: Peki, onlar sınırdan girerken ben de onlardan birini öldürseydim, 'bu da eski bir Koramiraldir, 43 yıldır bu olay için çarpıştı, hakkıdır' diye bir karar verebilir miydi hakimler?
M. Metiner: Sınırdan sokulmamaları gerektiğini mi söylüyorsunuz?
A. Kıyat: Evet, hatta daha da ileri gideyim; eğer Cumhurbaşkanı tarihi fırsat dediği zaman bu durumun stratejileri belirlendiyse Eve Dönüş Yasaları zaten hazır olmalıydı.
TSK'YA İTİBAR KAYBETTİRMEYE ÇALIŞIYORLAR
A. Kıyat: Bu sorunu 25 yıldır silahlı kuvvetler çözemedi denir. Buna da üzülüyorum çünkü bazı şeyler yanlış biliniyor. Anayasa'yı açarsanız 'Türkiye'nin güvenliğinden Büyük Millet Meclisi'ne karşı Türkiye Cumhuriyeti Hükümetleri sorumludur' der... Terörü yok etmekten de hükümet sorumludur. Bunu yaparken emrindeki güç unsurlarını kullanır. Silahlı kuvvetleri, emniyeti, ekonomik gücünü, sosyo-kültürel gücünü kullanır. Son dönemde özellikle terörle mücadelede TSK'nın bir başarısızlığı varmış gibi gösterip itibar kaybettirmeye çalışılıyor.
KAFALARDA BÖLÜNDÜK, İÇ SAVAŞA DİKKAT!
A. Kıyat: Hükümeti desteklesek de desteklemesek de bu projenin sonunda başarıya ulaşması için dua etmek mecburiyetindeyiz. 25 senedir birtakım yanlış stratejiler uygulanmışsa; hükümet de, muhalefet de, DTP de, PKK da, biz de, siz medya mensupları da aklını başına toplamalı. Akıl üretemezsek, 25 yıldır gözümüze çok gelen kanı Allah korusun bir haftada dökecek hale geliriz.
M. Metiner: Türkiye'de bir iç savaş ihtimali görmüyorum. Bizim geleneğimizde bu yok. Türk milletinin sağduyusuna inanıyorum. Büyük bir imparatorluk geleneğinden geliyoruz. Yunus Emre'den, Mevlana'dan gelen bir geleneğin mensupları Kürtleri hiçbir zaman 'öteki' olarak görmemiştir. Türk toplumunun engin sağduyusuna güveniyorum. Kürtlüğü aşırı derecede politize eden militan unsurları dışındaki Kürklerin makul çoğunluğunun da derin vicdanlarında hiçbir zaman Türk kardeşlerine kötü duygular beslediğine inanmıyorum. Kimse beraberliğimize zarar veremeyecektir.
A. Kıyat: Kimse bir iç savaş istemez ama Cumhuriyet tarihimiz boyunca da önemli bir milli davada kafalar bu derece bölünmemiştir. Böyle bir ihtimalin olabileceğini düşünelim. Ben tehlikeli biçimde kafaların bölündüğüne inanıyorum.
MİLLİ MUTABAKAT MI, SİYASİ PARTİLER ARASI MUTABAKAT MI?
A. Kıyat: Halk neyin açılımı diye soruyor. Açılım konusundaki hedefi ortaya koymaktan çekiniyorlar; hükümet, 'ulaşmak istediğim noktayı açıkça söylersem, o noktaya gitmemi istemeyen gruplar beni engellerler' diye düşünüyor. Bence o çıkacak grupları da elimine edecek stratejileri belirlemek gerek. CHP ve MHP de keşke gelse ve oturup konuşsalar.
M. Metiner: Milli mutabakat, siyasal partiler arasındaki mutabakat anlamına gelmez ki.
A. Kıyat: İşimize geldiği zaman 'Egemenlik kayıtsız şartsız meclisindir' işimize gelmediği zaman...
M. Metiner: Mutabakat dediğimiz şey siyasal partiler arasındaki mutabakat değildir. Hükümet herkesle görüşür. Doğru bulduğu pratiği ortaya koyar. Eğer millet tasvip etmiyorsa sandıkta kalır...
A. Kıyat: Böyle bir açılımı sandığa indirgemek, bence çok daha büyük bir tehlike ve bölünme demektir.
M. Metiner: CHP, MHP istemiyor diye hükümet yapmak istediği şeyden vaz mı geçsin? Tut ki yanlış şeyler yaptı hükümet, bunun döneceği yer sandıktır.
ÖNCE KANDİL'DEN DEĞİL, DİASPORADAN GELMELİYDİLER
M. Metiner: Henüz daha dağdan inmenin sırası gelmemişti. Önce içerdeki iyileştirmeler yapılacaktı. Pişmanlık, itiraf gibi kelimelerden arındırılmış, silahını bırakıp gelmek isteyenlere ülkenin kapılarını açan bir anlayışla yeni Eve Dönüş Yasası yapılmalıydı. Dağdan önce de diaspora gelecek, ellerini kollarını sallayarak ülkeye girecekti. Böylece Devlet'le Kürt vatandaşların arasında hiçbir problem yok mesajı verilecek, aidiyet duyguları pekiştirilecekti. Eşit vatandaşlık gelişecek ve sonra PKK'ya çağrı gerçekleşecekti.
GÜLAY ALTAN