AKŞAM GAZETESİ | İ.Hüseyin Yıldız | 2009-10-28

kategori2

Küresel ekonomide yapılanma sancısı

Küresel krizle birlikte kapitalist sistemin aksayan yanları daha fazla tartışılır oldu. Bunların başında; kapitalizmin yoksulları dışlayan yapısı, doların rezerv para oluşu ve uluslar arası işbirliğini sağlayan mekanizmalardaki sorunlar geliyor.

Geçtiğimiz hafta açıklanan ABD istihdam verileri piyasaları altüst etti. Krizin derin bir şekilde yaşandığı Amerikan ekonomisinde işsizlik rakamının yüzde 9,8'le son 26 yılın en yüksek değerine ulaşacağı beklenmiyordu sanırım. Yüzde 4'lerde gezen işsizlik oranıyla iktisat kitaplarında doğal işsizlik konusunda örnek gösterilen ABD'de ardı ardına açıklanan büyük kurtarma paketleri istihdamda yaşanan ürkütücü sorunu çözemiyor maalesef. Krizin başlamasından bu yana (2007 Aralık) ABD'de 7 milyon 200 bin kişi işini kaybetti. Üstelik IMF tahminlerine göre; yüzde 3,1 oranında büyümeye rağmen 2010 yılında da ABD'de işsizlik oranı artmaya devam edecek. Hükümetçe açıklanan Orta Vadeli Program'da, 2010 yılında benzer bir fotoğraf Türkiye için de öngörülüyor: Yüzde 3,7 büyümeye rağmen yüzde 14-15'lere varan resmi işsizlik oranı...

Peki, neden büyüme öngörülerine karşın işsizliğin artacağı varsayılıyor?
Nobel ödüllü ekonomist Stiglitz, dünya ekonomisinde toparlanma sinyalleri alınsa bile temel yanlışların sürdüğünü; işsizlik, küresel ısınma ve yüz milyonlarca insanın yoksulluk sınırının altında yaşamaya devam edeceğini söylüyor. Öngörülen büyümelerin istihdam yaratmadığını, çünkü krizin masum mağdurları için politikalar üretilmediğini vurgulayan Stiglitz, gerçekte ekonomik gidişatın kangrenleştiği önemli bir alana işaret etmektedir.

Bugünlerde uluslar arası ekonomik çevrelerde sorgulanan ve itiraz edilen diğer bir konu da; doların global rezerv para oluşu veya ABD'nin küresel ekonomide oynadığı lokomotif rol'dür. Basite indirgersek, ABD'nin bir anlamda karşılıksız bastığı dolar ve kağıtlarla finanse ettiği devasa ithalatı ve tüketimi orta ve uzun vadede sürdürülebilir değildir. Dolayısıyla ABD'ye yaptıkları ihracata dayalı olarak büyüyen AB ülkelerinin işleri de zorlaşacaktır. Ayrıca bugüne kadar Çin'in bakkal ABD'nin müşteri olduğu ekonomik ilişkinin tersine dönmesi ne kadar mümkün? Bu iki ülke aralarında işbölümü yapmış gibiydi. Nobelli Paul Krugman, 'Biz Amerikalılar onlara karşılıksız tahviller sattık, onlar da bize zehirli oyuncaklar gönderdi, gayet adildi' demişti. Şimdi oyuncak alma sırası Çinli'lerde mi?
Bu nedenle sahaya yeni oyuncuların inmesi kaçınılmaz görünüyor. Çin ve Hindistan ise yeni büyük oyuncu olmaya en gözde adaylar. Gelişmiş ülkelerden bu iki dev ülkeye yaşanan nitelikli eleman göçü de bunun en büyük göstergesi. Fakat ortada bir sorun var. Eğer bu iki ülke birlikte veya bunlardan biri tek başına lokomotif rolünü üstlenecekse parasının da uluslar arası alanda Doların veya Euro'nun gördüğü kadar geniş kabul görmesi gerekir. Dünyanın en ücra köşesindeki insan bile dolar yeşilini bilir; fakat, sokakta anket yapsak halkın önemli bir kısmı Çin'in veya Hindistan'ın para birimi nedir sorusuna cevap veremez herhalde.

Ancak siyasi hegemonyasını ekonomik hegemonya ile bütünleşik yürüten ABD'nin bu yeni oyunculara ne ölçüde rıza göstereceği tartışmalıdır. Çin'de sosyalizmin sadece ülkenin isminde yer aldığı bilinen bir gerçek. O nedenle bu hegemonya yarışının arkasında soğuk savaş döneminde geçerli olan sebepler yok. Fakat bu noktada uluslararası para sihirbazı Soros'un ciddi bir endişesi var: Her ülke sermayeyi kendine çekmek için devlet teşviklerine ve devlet müdahalelerine başvurur ve uluslararası işbirliğinden kaçarsa, bu durum giderek devlet kapitalizmine dönüşecektir. Her ne olursa olsun bir tür güç yarışının yarı gizli yarı açık şekilde sürdüğü de uluslar arası siyasi arenada zaman zaman belli oluyor. Irak işgali öncesi yaşananlar da bunu göstermişti.