AKŞAM GAZETESİ | Oray Eğin | 2009-10-28

kategori2

Bu acelecilik niye?

Dün öğle vakti bir yandaş yayın organının telefonuyla uyandım. Daha kendime gelmeden karşımdaki ses 'Özür dileyecek misiniz' diye soruyordu. Ne olduğunu anlamadım, o saatte hala uyuduğum ve telefona geç yanıt verdiğim için mi özür dileyecektim acaba? Meğer öyle değilmiş. 'İrticayla mücadele planı' adlı belge gerçek çıkmış, ben de daha önce bu belgeyle ilgili kafamdaki soru işaretlerini yazdığım için özür dileyecekmişim...
Kısacası şüphe duyduğum ve gazeteciliğin temel kuralı 'soru sorduğum' için benden özür bekliyorlarmış.

Onlara göre belge kesinleşmiş, sıra ankete gelmiş. Onu bunu arayıp 'Özür dileyecek misiniz' diye soru sorup haber yapacaklar.
Herkesi Necati Doğru kadar saf sandılar herhalde. Necati Doğru, çok tecrübeli bir gazetecidir. Aynı zamanda da romantiktir. Sanırım bu son özrü onun romantik tarafına denk geldi. Yoksa aceleyle, hiç düşünmeden, ayrıntıları tartmadan, hukuki sürece bakmadan böyle bir özür dileyeceğini zannetmem.
'Yeni dönemde kendisine yeni pozisyon arayışı' gibi iddiaların ise mantıklı olabileceğine hiç mi hiç inanmıyorum. Çünkü Doğru duruşunu hiçbir zaman bozmaz.
Ama anladığım kadarıyla yaşanan psikolojik harp, bazen en sarsılmaz olanlarımızın bile kafasını karıştırıyor, onlar bile etkileniyorlar.
Düşünün, ortada henüz bir iddia var. Dün, Yeni Şafak'tan Kürşat Bumin'in yazdığı gibi iddianın temelini oluşturan ihbar mektubu da çelişkilerle dolu, üstelik 'pek makbul bir şey de değil.'
Ben bu meselelerin hiçbirine girmek istemiyorum... Çünkü önce bir hukuki süreç yaşanması gerekiyor, araştırmaların yapılması, gerçeklerin ortaya dökülmesi şart. Oysa Türk basını Ergenekon süreciyle birlikte iddiayı doğru kabul etmeye, her söyleneni de haberleştirmeye başladık.
Kaldı ki, bugünlerde 'ıslak imza' konusunda bile ne haberler çıkıyor. Teknolojinin nasıl ıslak imza yaratacak kadar ilerlediği ortada. Islak imzayı taklit eden makine bile var.
Hadi geçin bugünü... 1988 yılına gidelim... Dönemin MİT müşteşarına bir belge gösterilmiş, altına da imzası konmuş. Korgeneral Hayri Ündül 'İmza benim ama yukarıda yazılanları ilk kez görüyorum' demişti... Üstelik, belgenin yazıldığı tarihte Ayvalık'ta tatildeydi Ündül... O zamanlarda dijital teknoloji böyle ileri bile değildi. Ama imzayı bir yerden bir yere taşımak, ya da sayfada yazılanları değiştirmek mümkündü...
Bütün bunları söyleyerek de 'belge doğrudur veya değildir' demiyorum. Ancak hukuku ve soğukkanlılığı kaybetmek beni son derece kaygılandırıyor. Üzerinde hiç konuşmadan, teker teker iddialar aydınlanmadan manşetler atılıyor, büyük laflar ediliyor, sanki hukuk tarafından kesinleşmiş gibi yorum yapılıyor.
Bu acele niye?
Sanki yangından mal kaçırılıyor...
Bu acelecilik kuşku duymayı, soru sormayı ve düşünmeyi de engelliyor. Bunu yapanların sicilleri de ne yazık ki çok temiz değil. Çok rahat bir şekilde bir kanalı, bir haberciyi cinayet sanığı haline getirdiklerini bile gördük bu arkadaşların...
Hiçbir inandırıcılıkları kalkmamışken, telaşla, abartılı laflarla, mesnetsiz bir özgüven ve iddiayla bu olayın bu kadar üzerine gitmeleri, saldırganlaşmaları da kuşku doğuruyor.
Şu hiç dikkatinizi çekmiyor mu: Genelkurmay Başkanı bunu açıklasın demiyorlar. Aydınlanmak istemiyorlar. Kendilerinden o kadar eminler ki yargılayıp kararı bile vermişler: Alaycı üslupla 'Paşa paşa istifa etsin' diyorlar.
Özür falan dilemeden önce ne olup ne bittiğini anlasak da ileride hepimizin siciline işlenecek kara lekelerden kurtulmamız çok daha kolay olacak.

En sevdiğim Murakami kitabı
Benim Haruki Murakami'yle tanışma kitabım 'Kafka on the Shore.' Dünyada Haruki Murakami modası 'Norwegian Wood'la başlamıştı zaten, henüz Türkiye'ye yansımadan 'Bu adam kimmiş' diye 'Kafka on the Shore'u alıp okumaya başladım. Beş sayfa, 10 sayfa derken birden kendimi muazzam bir yazarın hayal gücünün esiri olmuş halde buldum.
Murakami, her sayfasında hayal gücünün sınırlarını zorlayarak gözlerimi kamaştırıyordu. Birden KFC logosundan tanıdığımız Colonel Sanders hikayeye dahil ediyor, aniden Johnnie Walker bastonu ve paltosuyla hikayede dolaşıyordu.
Ve bu renkli karakterler çok karmaşık bir Oedipus hikayesinin içine dahil ediyordu romanın baş kahramanı genç Kafka Tamura'yı...
Bir yandan Karga adlı çocukla iç konuşmalar, bir yandan kedilerin dillenmeleri...
Kulağında Radiohead'in Kid A albümü, Japonya'da oradan oraya dolaşan genç Kafka kütüphaneler, şarkılar, duvardaki yağlıboya tablolar ve gökten yağan balıklarla dolu bir yolculuk yaparken her bir sayfada bir sürpriz, bir şaşırtmaca, bir şok biz okuru bekliyordu.
'Kafka on the Shore' beni başka Murakami romanlarına itti ve muhteşem bir yazarla tanıştırdı... Hatta bu romandan bir bölümü 'Bunları Kimse Yazamadı' kitabımın girişinde de kullandım...
Bütün bunları neden anlattığıma gelince...
Nihayet Türkçe'de... 'Sahilde Kafka', adıyla...

Can Tanrıyar'la konuştum
Dün Can Tanrıyar'la uzun bir telefon konuşması yaptım. Bir Hürriyet yazarını tokatlaması üzerine bir yazı yazmıştım, bana dert yandı. 'Petek Hanım'ı neden karıştırıyorsunuz bu işe, hakkında o yazı sanki bir gün,
bir hafta önce yazıldı, onun kinini tutacak biri miyim' dedi...
Telefonda son derece sakin, diyaloğa açıktı...
Ona öyle ya da böyle, gerekçesi ne olursa olsun, tokat atanın hatalı olduğunu söyledim.
'Beni öfkemi kontrol etmediğim, tokat attığım için sonuna kadar eleştirebilirsin, kınayabilirsin, kızabilirsin' dedi, 'Ama sürekli her yaptığım şeyden dolayı karımın karıştırılmasından bıktım. Ben onsuz bir adım atamayacak mıyım? Onun haberi bile yok... Her şeyi Petek'e bağlıyorlar, ben de bıktım bu durumdan.'
Can Tanrıyar'ın açıklamaları bu şekilde...