AKŞAM GAZETESİ | İ.Hüseyin Yıldız | 2009-10-28
Basında yer alan haberlere göre, MTA topraklarımızda 2.5 trilyon dolarlık maden rezervi olduğunu saptamış. Bu haber birçok kahve muhabbetine malzeme olurdu eğer gündem bu kadar yoğun olmasaydı. Malum şu anda yurdun her köşesinde 'domuz gribi' konuşuluyor.
Gelelim bizim yeraltı zenginliklerimiz mevzusuna. Biliyorsunuz Afrika toprakları da başta altın, kömür ve elmas olmak üzere maden kaynıyordu. Yaratanın bu lütuf'u Afrika halklarına sömürü, talan, savaş ve gözyaşı kaynağı oldu. 'Güçlü ve çağdaş' beyaz Batılı, güçsüz ve ilkel kara Afrikalı'nın, kendisi dahil (köle olarak) nesi var nesi yoksa aldı götürdü. 'Batılılar geldiklerinde onların ellerinde İncil, bizim elimizde topraklarımız vardı... bize, gözlerimizi kapayarak dua etmesini öğrettiler... Gözümüzü açtığımızda ise; bizim elimizde İncil, onların elinde topraklarımız vardı...' Kenya'nın ilk devlet başkanı Jomo Kenyatta tarafından söylenmiş bu söz galiba birçok şeyi özetliyor. Bir de bugün Ortadoğu'da olup bitenlere bakın, sahnelenen senaryo size tanıdık gelmiyor mu?
İktisadi kalkınma literatüründe yer alan bir görüşe göre; doğal kaynakları zengin, sıcak, tarıma elverişli bölgelerin insanları, bu avantajlarından dolayı tembelleşmektedirler. Diğer taraftan iklim koşulları elverişsiz, soğuk, çetin şartları olan coğrafyaların insanları ise yaşam mücadelesinde daha çalışkan, daha inatçı ve üretken olmak zorunda kalmıştır. Elbette bu tez, dünyanın geri kalanını vaktiyle sömürerek önemli sermaye birikimi sağlamış olan 'Batı'ya aittir. Dolayısıyla bir minareye kılıf uydurma ihtimali hayli yüksektir. Aksi halde, gayet sıcak ekvatoryal bölgede yaşamalarına rağmen çağının ileri medeniyeti sayılabilecek Maya, İnka ve Aztek uygarlıklarını nasıl açıklayacağız? Bu tez bir şeyleri örtmek için üretilmiş olsa bile gerçek şu ki; ekvator çizgisinden yukarı doğru çıktıkça gelişmişlik düzeyi artmaktadır. İskandinav ülkeleri ile Afrika'yı karşılaştırınca bu durumu daha net olarak görebiliyorsunuz.
Tüm bunları şunun için anlatıyorum. Eğer sahip olduğunuz doğal kaynakları ve zenginlikleri kullanacak, onlara katma değer katıp ürün haline getirecek güçlü bir sanayiniz, ileri bir teknolojiniz yoksa; tarih karşınıza iki seçenek çıkarıyor. Ya bu zenginlikleri işlemeksizin çok ucuza satacaksınız ya da çağdaş adamlar gelip ülkenizi talan edecek ve kullan(a)madığınız bu kaynakları kendi ülkelerine transfer edecekler. Bizim tarihimiz de bu örneklerle dolu değil mi? Vaktiyle Osmanlı topraklarında bulunan petrolü Batılılar çıkardı ve padişaha cüzi paylar verdiler. İkinci Abdülhamit bunlardan biriydi. Üstelik bizdeki zihniyet şuydu: 'Adamlar Allah'ın bize lütfettiği petrolü çıkarıyor ve bize bir de pay veriyorlar. Hem de bizden hiç para almadan çıkarıyorlar bunu.' Ne güzel avuntu değil mi?
Yerin altındaki zenginlikleri geçtim, yerin üstündekilere ne kadar sahip çıkabiliyoruz? Hep tekrarlanan bir hikayedir: Türkiye'nin tasarruf açığı olduğu için yabancı sermayeye ihtiyacı vardır. Peki, bizim yabancı sermaye ile kurduğumuz ilişki biçimi tasarruflarımızı artırıyor mu? Tablo şu: Sadece 2002 başı ile 2009 Ağustos dönemi arasında, yabancıların doğrudan yatırımlardan kazanıp, yurtdışına transfer ettikleri kazanç 11 milyar 240 milyon dolara ulaştı. Aynı dönemde yabancıların Türkiye'de sıcak paradan kazanıp, yurtdışına transfer ettikleri kazanç ise 24 milyar 93 milyon dolar olarak ifade ediliyor. (Yabancılar bu kazanç türünde vergi de ödemiyorlar.)
Kısacası elbette yabancı sermaye ve küreselleşme günümüzün gerçeğidir, bununla ilişkisiz bir ekonomi düşünülemez. Ancak esas olan bu ilişki sürecinde kimin kimden ne kazanıyor olduğudur. Zaten kapitalizmin temel mantığı da bu değil midir? Tek amaçları ne olursa olsun para kazanmak olanlara sorgusuz teslim olursanız, günün sonunda krizden, yoksulluktan ve geri kalmışlıktan kurtulma şansınız bulunmuyor maalesef.