Anlaşılması, tarif edilmesi bu kadar meÅŸakkatli, bu kadar ikircikli, bu kadar nem kapılası bir durum mu sahiden mizah? Her kafadan, her köÅŸeden bir ses, her renkten, her sesten ayrı bir koro... 'AÅžK nedir?' dönemi bitti, 'Söyle bakalım Alican, MİZAH nedir?' dönemi baÅŸladı sanırsın. Malum içerik kısmına hiç girmeden sonuç deÄŸerlendirmesi yapalım ve 'selvi boylu al yazmalı Asya' saflığıyla soralım ve aynı saflıkla yanıt arayalım; 'Sahi neydi mizah?'...
Güldürüyorsa komik-güldürmüyorsa deÄŸil. Yok... KeÅŸke o kadar basit olsa ama, en çok baÅŸkasının başına gelene gülmezdik öyle olsa. Adam düÅŸer canı yanar rezil olduk diye yerin dibine girer, sen gülmekten ikiye katlanırsın. O kızar, sen eÄŸlenirsin... İhtimal, o da sonradan gülecektir haline. Ama o andaki komik, yalnız sana komiktir. Canı yanana deÄŸil.
Mizah ise baÅŸka. DüÅŸene gülmekten ibaret deÄŸil. Daha sofistike. İçerik önemli. Doz önemli. Beceri önemli. Zamanlama önemli. Ve tabii, zeka ve tabii niyet önemli... Bunlardan biri, fazla ya da az gelirse maya tutmaz. Eh, mayanın tutmayışına kulp bulamadan da Nasreddin olunmaz.
Fıkra anlatmak da herkesin harcı deÄŸildir ya... Bazı fıkralar vardır hani; fıkra biter, 'Bitti mi?' diye sorarsın aval aval... 'Ya ben anlatamadım, çok komik aslında' diye eÄŸilir bükülür anlatan. Sonradan ne kadar eksiÄŸi tamamlansa, yaması yapılsa da gülemezsin o fıkraya. En iyi ihtimal, 'Tamam tamam anladım' diye geçiÅŸtirirsin. Fıkrayı anlatanı da 'anlatamayan' olarak bir kenara yazarsın
***.
Gel gelelim, pireler berber, develer tellal iken... Bunca açılımı, bunca ıslak imzayı, bunca seli sululuÄŸu, bunca ergenekonu, bunca daÄŸdan inmeyi - daÄŸa kaldırmayı halaylar ve kahkahalarla karşılayan, 'Hadi canım naz etme sen de gül' diye birbirini dürten fantastik ülkeme bir haller oldu...
Kış tutulmasından mı, domuz gribi paniÄŸinden mi, özür dileme burcunun etkisinden mi, mizah gezegeninin geri gitmesinden mi nedirse, cümle alem Ercan Saatçi'ye düÅŸman kesildi. Bir ilkbahar sabahı Bebek romansında yakalanan Can Dündar'dan beter ettiler adamı...
Bir Galatasaraylı olarak, Ercan Saatçi'nin küfürlü videosuna skandal muamelesi çekilmesini hayretle karşılıyorum.
NeymiÅŸ?
Küfür etmiÅŸ.
Ay ne ayıp! Kime?...
Rakip takıma.
Hii! baÅŸka kime?...
Kara kediye (!)
Pardon da, hangimiz yapmıyoruz?
Hanginiz yapmıyorsunuz?
Maç dediÄŸin küfür ettirir adama...
Taraftarlık dediğin alasını ettirir.
Yenersen rakibe, yenilirsen de kendi takımına küfredersin.
Hıncını alana kadar, ya da sırf zevkine...
Futbol biraz da bu işe yaramaz mı?
CoÅŸmaya...
Atmaya, tutmaya, sallamaya, kafa dağıtmaya, geyik yapmaya...
Ne yani?
Koca koca adamlar, saatler/geceler boyu ayar modunda saÄŸa sola racon kesiyor diye dünyanın en ciddi iÅŸi sayacak deÄŸiliz futbolu.
Oyun bu!
Altı da üstü de oyun.
Kaybeden siner, kazanan aslan kesilir...
Herkes oturduğu yerden saydırır.
Tadını, keyfini çıkarır, haz alır.
Bu kadar basit.
'Ercan Saatçi Hürriyet'ten gönderilsin'miÅŸ...
Yok artık.
Kimse kusura bakmasın da, son günlerdeki mizah açılımları arasında bana en komik gelen bu oldu. 'Kayıtdışı' bilinciyle yapılan makara kukarayı da gündem sayıp 'Vur abalıya' yapacaksak vay halimize. İki adamın karşılıklı oturup, güle oynaya 'Hahaha nası da ...k' muhabbetine gülünür ancak. Üstelik buna gülmek için öyle ahım ÅŸahım bir zeka da gerekmez. KapiÅŸ?..