AKŞAM GAZETESİ | Oray Eğin | 2009-11-03
* Büyük ego'nun 'büyük yazarlık' için gerekli olduğunu... Ama o büyük egonun sarsıntılara açık olmadan, eleştiriyi kabullenmeden, hatalarıyla yüzleşmeden kendi başına hiçbir anlam ifade etmediğini...
* Yazı yazarken isim vermeyi, muhatabına doğrudan hitap etmeyi, okura bilmece çözdürmemeyi... Tariflerle, ipuçlarıyla, tasvirlerle uğraşmadan, yazının hedefine direkt varmasını sağlamayı...Yazdığın her ne olursa olsun 'reklamı olur' kaygısına kapılıp isim gizlemenin kabullenilmeyeceğini...
* Köydeki 100 kişi aksini söylese, seni kendi düşündüğünden caydırmaya çalışsa bile doğru bildiğine emin olduğundan bir milim bile sapmamayı, kendi düşüncelerinde ısrarcı olmayı... Zorunlu uyuşumlara, hezeyanlara kapılmamak gerektiğini...
* Beklemenin çoğu zaman iyi sonuç verdiğini... Acele kararlar almak, fikir beyan etmektense önce havayı solumak, ortalığın yatışmasını, fırtınanın dinmesini beklemek çok daha sağlıklı yorum yapabilmeye olanak sağlayabileceğini... 'Geç kaldım', 'Başkası benden önce söyledi' gibi yarışlara gerek olmadığını...
* Kendi sözüne, kendi düşüncene güveniyorsan, başkalarıyla aynı kelimeleri söylesen, aynı fikirleri dillendirsen bile sırf senin ağzından, kaleminden çıktığı için 'fark' yaratabileceğini... Kısacası, özgüvenin iyi yazarlığın olmazsa olmaz şartlarından biri olduğunu...
* Cesur olmayı, meydan okumayı, tavizsiz yazmayı... Patrona da sallayabileceğini, gazetenle de kavga edeceğini, dahası her an tekmeyi yemeye hazır yaşaman gerektiğini... Ama düştüğün gün de sarsılmayacağını, o büyük BEN'in hiçbir şartta yenilmeyeceğini...
* 'Kendi yıldızını bulmak' kadar 'Kendi gündemini yaratmak ve takip etmenin' de bir yazar için önemli olduğunu... Hiç kimse ilgilenmese de tiyatro ödülleri hakkında tam sayfa yazı yazmanın, haritada yerini bile bilmediğimiz bir Anadolu kentindeki kültür-sanat festivaline bir koca haftayı ayırmanın mümkün olabildiğini... Günün sonunda bu tercihlerin esas sebebinin bazı değerlere sahip çıkmak, bir kültürü koruma çabası, gizliden bir mesaj ve duruş anlamına geldiğini...
* Her konuya ama her konuya 'farklı bir bakış' getirebilmek için uğraşmak gerektiğini... Zaman zaman fikirlerinin 'farklı bakış getirme' çabasına kurban gidebileceğini bilmene rağmen yolundan dönmemeyi, karşısına çıktığın okuru her gün şaşırtmayı ilke edinmeyi...
* Küçümsediğin, önemsemediğin, önem vermediğin hiçbir şeye prim vermemeyi... Görmezden gelmeyi, üstten bakmayı, yok saymayı ve bunların canını acıtmayacağını...
* Komplekssiz olmayı ya da komplekslerinin, kusurlarının hepsiyle yüzleşmeyi... Başkalarının aleyhine kullanabilecekleri her şeyi ama her şeyi, belaltı da olsa, onlardan önce kendi kendine malzeme yapmanın insana büyük bir dokunulmazlık sağladığını...
* Hayatı boyunca affetmeyeceği üç kişiyi öğrenince (Ali Şen, Leyla Umar ve sanırım Erman Toroğlu) bu adamın gerçekte hiç ama hiç kimseyi defterden silmeyeceğini... Onunla dostluk kurmanın çok zor ama vazoyu kırmanın ondan daha da zor olduğunu...
* Biriyle dost olmanın onun fikirlerine katılmak anlamına gelmediğini... Dost olduğun insanları da sonuna kadar eleştirebileceğini ve sırf bu sebepten gerçek dostlukların sarsılmayacağını... Yer yer hataları yüksek sesle söylemenin, ağır eleştiri getirmenin en büyük dostluk olduğunu...
* Yazının onurunu ne olursa olsun en üstte tutmak gerektiğini... Ama aynı zamanda da nasıl olursa olsun o yazıyı okutman gerektiğini... Gazeteyi eline alanın ister fıkra okumak, ister resimaltına bakmak için, her ne sebeple olursa olsun senin köşende durmadan geçmemesini sağlamanın zorunlu olduğunu...
* Dürüst ve acımasız olmasını... Tek sermayenin kendini sıkı sıkıya bağladığın bu iki kaya olduğunu her gün bir kez daha kendine hatırlatmayı...
* Ertekin, Ünal, Özcan, Serpil Gogen ve rahmetli 'Los Angeles'tan Kazım'ın Hıncal sit-com'unun hayali üyeleri değil, gerçekten var olan insanlar olduğunu... Üstelik bu insanların çok eğlenceli olduğunu... Ayrıca Holly de gerçek...
* Medyada Hıncal'ın beğenip lanse ettiği, ön ayak olduğu, destek çıktığı isimlere temkinle yaklaşmak gerektiğini... Bir süre sonra onların Hıncal'ı da hayal kırıklığına uğratacağını, hatta pişman edeceğini bilmeyi...
* Hıncal'ı kabullenmeyi, Hıncal'a kızmamayı, Hıncal'la barışmayı... 'O bir filmi övüyorsa gitmeyelim, o bir yerde yiyorsa kesin kötüdür' gibi yargıların fena halde kırılabileceğini... Kilisli'nin çok iyi bir restoran... Ferhat Göçer'in sahnesi hiç fena değil... Nükhet Duru'nun en iyi şarkısı 'Geberiyorum' sahiden de...
* İki nokta yanyananın da çok ısrar edersiniz bir noktalama işareti olabileceğini... 'Bre aman' sözünü... 'Sevgililer Günü'nü ve 'sweetheart'ı... Ve de tabii ki 'Abbas'ı...
* İçinden Mehmet Ali Kışlalı ve Ankara geçen basın anılarından hala bir şeyler öğrenebileceğini... Gazetelerin düzenli olarak biraraya gelmesinin zihni açtığını, mesleki dayanışma duygusunu arttırdığını, bu geleneği korumanın gerektiğini...
* Kaydını Yasemin'in tuttuğu ve iki haftanın adım adım belli olduğu dopdolu bir programdansa, insanın 'boş vakti' olmasının, vakti üzerinde kendi kontrolü olmasının, program yapmamanın, etkinliklere arka arkaya katılma zorunluluğu hissetmemenin en büyük özgürlük olduğunu...
* Kendi gazeteni satır satır okumayı, evine giren bütün gazetelerde ise her şeye ama her şeye bakmayı, en ufak köşeden resimaltına kadar haberdar
olmayı...
* Pazar günü 70'ine basan Hıncal Uluç'un dünyadaki en genç 70'lik olduğunu... Hıncal Uluç'tan 'Hıncal Abi' diye bahsetmek gerektiğini... İnsanın her zaman böyle bir ağabey figürüne ihtiyaç duyabileceğini... İyi ki doğdun Hıncal Abi.