Sabah vakti birçok insan tarafından tam teşekküllü bir intihar girişimi olarak nitelendirilebilecek hareketi yapmadan önce zaten moralim oldukça bozuktu. Gece feci geçmişti. Hani bir rüyaya takılırsınız, rüyanın içinden çıkılamaz ve sizi bunaltır. Çözüm yoktur. Uyanmak istersiniz ama tam uyanamazsınız da.
Onlardan bir tanesini geçirmiştim sabaha kadar. Rüyamda bir restorana giriyorum, masaya oturuyorum, garson geliyor ve beni çok şaşırtan bir şey oluyor. Mükemmel şekilde Japonca konuşarak yemeği ısmarlamaya başlıyorum. Garsona her şeyi detaylı anlatıyor, tarifler yapıyorum. Birden böylesine akıcı ve şivesiz Japonca konuşmam beni şaşırtıyor ama benden daha çok garsonu şaşırtıyor. O tam anlamıyla avallıyordu. Çünkü içinde bulunduğum lokanta bir Çin lokantasıydı. Mesele tamamen içinden çıkılmaz hale gelmişti ve sabaha kadar ben istediğim yemeği bir türlü ısmarlayamadım. Çinli garson her dediğime gülerek başını sallamasına rağmen masaya hiçbir şey getirmedi. Ve sonunda lokantanın sahibesi yaşlı kadın gelip beni Çince bağıra çağıra kovdu.
Bu rüyayı birkaç kez tekrarlayarak gördüm. Büyük ihtimalle akşam yemeğinde abartarak yediğim mantı nedeniyle olmuştu bu. Bol sarımsaklı mantıyı itidalli yemek diye bir şey neden söz konusu olamıyor, neden mantıyı az yiyebilmek katiyen mümkün değil, bunun da ayrıca araştırılması gerekiyor.
Anlayacağınız sabah yorgun uyanmıştım, içim sıkılıyordu. Birden Rana’nın sesini duydum. ‘Dışarıya çıkacağım, benimle gelmek isteyen var mı?’ diye sesleniyordu ve bunu birkaç kez tekrar etti. Evde ikimizden başka kimse yoktu. Aslında babam da vardı ama onun hareket etme gibi bir çılgınlık yapmasını beklemek mümkün değildi. Dolayısıyla Rana benim kendisiyle gelmemi istiyor olmalıydı. Bu yaklaşan felaket nedeniyle birden panikledim ve odamdan fırlayarak evin diğer odalarına tek tek girip Rana’nın yanına verebileceğim bir başka insan var mı diye aradım.
Benim haberim olmadan eve birileri girmiş ya da misafir gelmiş olabilirdi. Bulabilseydim birini ‘Bak Ranacım, bu seninle gelmek istiyor’ diyerek verecektim yanına.
Evin bir köşesinde düşmanımı bulsam daha iyi olacaktı. Çünkü, düşmanım Rana ile dolaşırken çekeceği işkenceye dayanamayarak ya ani bir kriz geçirip ölecekti ya da intihar edip acısına son verecekti. Maalesef evde benden başka bir insan yoktu. Ben karımın anlamadığım nedenlerden dolayı bana cilveli konuştuğunu ve beni yanına alıp dolaşmaya gideceğini sanarak ‘Ben gelirim seninle Ranacığım’ dedim. Ancak o bu lafımı duyar duymaz benim kendisiyle çıkmamı başına gelebilecek en kötü olaylardan birisi olarak görüyor gibi surat astı.
Olan bitenden hiçbir şey anlamamıştım. Mantık silsilesini artık anlayamıyordum. Madem bu kadar istemiyor neden seslendi ki acaba? Ama olan olmuştu, kaderime razı olarak gittim onunla.
İlk önce büyük tutkuyla kendisine bir termosifon aramaya başladı. Satıcılara üzerine basa basa ‘Tek kişilik olsun’ diyordu.Termosifonu kullanacağı yerlerde benim yanında katiyen olmayacağımı vurgulamak ister gibiydi. Bu kadar tutkulu bir şekilde termosifon aramaya başlaması bende ‘Acaba sonunda beni nihayet terk edip kuzey ülkelerinden bir tanesine mi kaçacak?’ diye bir umut doğurdu. Vereceği cevabın İzlanda veya Kuzey Kutbu olmasını dileyerek sordum soruyu kendisine. Ama maalesef çalışma odasından mutfağa çay almak için giderken benim odamın önünden zorunlu olarak geçerken tuhaf sorular duymaktan sıkıldığı için bir termosifon almak zorunda kaldığını söyledi.
Hangi sorularımı saçma bulduğunu sormadım ona. Çünkü ‘sana da martini yapayım mı’ türünden bir sorumu bile artık saçma ve sıkıcı bulmaya başladığını biliyordum.
Neyse, İstanbul’daki tüm termosifon satma ihtimali olan dükkânları dolaştıktan ve onun standartlarına uyan bir termosifon bulamadıktan, her mağazaya birer termosifon siparişi verdikten sonra (yakında evimize en azından 10 bin adet termosifon gelmesi ihtimali büyük) dolaşmaya çıkmamızın asıl amacı aşamasına geçtik.
Oğlumuz Osmanlı tarihine merak aldı. Bu normal ailelerde bir sorun olarak algılanmayabilir. Çünkü normal aileler çocuğa birkaç tarih ezberletir ve sonra da ezberde yanlış yaptığında ya kulağını çekerler ya da ağzına biber filan sürerler ve konuyu tamamen unutup yaşamlarına devam ederler. Normali budur bu işin, Rana olmasaydı ben de böyle yapardım zaten.
Ama bizde durum böyle olamıyor. Merak saldı ya, oğlanın şu anda dünyadaki en büyük Osmanlı tarihçilerinden bir tanesi olması illa da gerekiyor. Dünya ölçeğinde bu konuda yayınlanmış olan her kitap satın alınıp eve yığılacak, Osmanlı hakkındaki her türlü DVD seyredilecek, piyasadaki bazı konulardaki kitap eksikliği olduğu tespit edilip bu eksikliğin hemen telafi edilmesi için yayıncılarla ilişkiye geçilecek. Hatta Profesör Dr. İlber Ortaylı’ya gidilecek ve oğlana onun elini öptürüp takdis ettirilecek. (Yemin ediyorum bu da oldu).
Tamam; ben artık bu tavrı hayatın normal bir gelişmesi olarak algılamaya başladım ve tamamen teslim olmuş durumdayım. Ama buna rağmen hâlâ daha Rana’nın bir kitap dükkanına girip bir kitabı araması sürecinde yaşanan aşırı strese dayanamıyorum.
Şunu diyebilirim; İstanbul’daki kitap dükkânlarında çalışan personelin ya çelik sinirleri var ya da onlar ağır sakinleştirici ilaçlar verilerek uyuşturulmuş durumdalar. Hatta bir kısmı bitkisel hayatta bile olabilir. Sağ olsunlar hepsi de yardımcı oldular bize ve dünyadaki en kapsamlı Osmanlı tarihi kitaplığını oluşturacak kadar kitabı da aldık.
Oğlanın bunları okumasına gayet tabii ki karşı değilim de arada bana sorular sormasa çok daha mutlu olacağım. Ben Türklerin Anadolu’ya neden ve nereden geldiklerini hâlâ daha anlayamamış düzeyde bir tarih bilgisine sahip olduğumdan ve ne tarihte ne de şimdi Türk diye bir kavramın olmadığını sandığımdan oğlanın sorularına tatmin edici cevaplar verebildiğim pek söylenemez.
Yasal Uyarı: TurkMedya internet sitelerinde yayınlanan haberler ve köşe yazılarının tüm hakları TurkMedya Yayın Grubuna aittir. Kaynak gösterilerek dahi haberin veya köşe yazısının tamamı yazılı izin alınmaksızın kullanılamaz.
Sadece alıntı yapılan haberin veya köşe yazısının bir bölümü, alıntı yapılan habere/yazıya aktif link verilerek kullanılabilir.