AKŞAM GAZETESİ | Ahmet İnam | 2009-11-08
Söylemiştim: Barış, 'varış'tan gelir. Amansız bir yarışın sonu olan bir varış, bir bitiş, final anlamındaki varış değil. İnsanların birbirlerine varmaları, birlikte var olabilmeleri, kendilerini birlikte var kılabilmeleridir. Birbirlerinin dünyalarına, değerlerine, kaygılarına, düşünce ve duygularına ulaşabilmeleri, katılabilmeleridir. Öncelikle mangal gibi bir yürek ister. İnsana saygı ister. Daha da önemlisi barış bir hazırlık, hazırlık sonucu kazanılması gereken bir donanım ister.
Barış ahlakı içtenlik, dürüstlük ve sorumlulukla yaşar. Barış üzerinden çıkar sağlamak, barışı, barış dışı bir hedef uğruna bir araç gibi kullanmak barış ahlakının en temel kötülüklerindendir. Elbette unutmamalıyız: Barışmaya çalışanlar, barışla ilgili savaş sırasındaki ağır sorunlardan gelen sıkıntılarla yüzleşmiş, bu sıkıntıları sorgulamış, çözümlemiş, içlerindeki çok sesli ahlak duygusuyla barışın gerekliliğini içlerine sindirebilmiş olmalıdırlar. Savaş ardı kayıplarının yasını bir ölçüde tüketmiş, çektikleri çekmekte oldukları acıların karşı tarafı anlamayı engelleyen duvarlarını aşmış bulunmaları gerekiyor. Barış ahlakı, bir iç huzuru içinde yaşanabilir. Bu huzuru ortaya çıkaracak ekonomik, psiko-sosyolojik koşulların uygun olması gerekir.
Ülkemizde son olarak denenen barış oluşturma çabasının başarısızlığında sorgulanması gerekli noktaların bir bölümünü şöyle dile getirebiliriz:
1. Barışın stratejik bir etkinlik mi yoksa içtenlikle ortaya konan bir iyi niyetli çaba mı olduğu çok açık değil. Oy hesabı var mı bu çabada? Dışarıdan yönetilme var mı? Bu soruma itiraz edebilir, 'önemli olan barış değil mi?' diyebilirsiniz. 'Ne adına, nasıl yapılmak istendiğinin önemi var mı?' Elbette vardır. Hesabilik barışı bozar. Barış ahlakının kaçınılması gerekli büyük kötülüklerindendir.)
2. Kuramsal ne sosyo-psikolojik açıdan sağlam bir barış hazırlığı yapılmadığı açıktır. Donanımsız, hazırlıksız barış olmaz. Herkese kapı kapı dolaşarak fikir sormak, içtenlikle yapılıyor olsa bile yeterli değildir. Barış öncelikle bir barış iklimi yaratmakla olur. İnsanları böyle bir iklimde, alıştıra alıştıra eğiterek barış terbiyesinin verdiği saygı ve sebatla barış yolculuğuna uğurlarsınız. Yazık ki bu konuda çok başarısız kalınmış, barış hazımsızlarının ağır engelleri yolculuğu olanaksız kılmıştır.
3. Barışı yürütecek olanlarının yol haritalarındaki belirsizlikler ağır bir güven bunalımı doğurmuştur.
4. Hükümet hala bu konularda 'usulün esasa mukaddem olduğu' gerçeğinden habersiz görünüyor. İnceliklerle yaşanır barış, zarafet gerektirir. Bağırıp çağırarak, güç gösterileriyle barışa yolculuk yapamazsınız. Kürt kardeşlerimden biri: 'Sevindik, kutladık, adam mı öldürdük ki bize kızıyorlar' gibi bir söz söyledi. Sevinme ahlakı barış ahlakına dahildir kardeşim. Ne zaman nasıl sevineceğini bilmezsen barışmayı da bilemezsin. Sen hala öldürmeyi silahla öldürmek sanıyorsun. İnsanları bakışınla, duruşunla, karşı tarafın acılarını görmezlikten geldiğinde de öldürürsün. Onlar da seni aynı biçimde öldürmeye kalkar.
5. Bu ülkenin insanları olarak acılarımızdan öğrenmeyi bilmiyoruz. Barışı çok kolay sanıyoruz. Dağdakilerin, Avrupa'dakilerin dönüşleriyle, belki biraz da yasalarla oynayarak barışın oluvereceğini düşünüyoruz. Birçok konuda olduğu gibi bu konuda da çok safız. Galiba toplumsal tarihimizin oluşturduğu bilinç dışımızda barış terbiyesi için uygun bir işleyiş yok.
Eskilerden şair Sabit'in şu dizeleri bu konuda düşünecekler için yol gösterici olabilir, uygun bir yorumla:
'Gönül ibramı ko sıbyan-ı debistan-ı cefa/ Okumazlar sebak-ı mihr ü vefayı biliriz.'
(Ey gönül zorlamayı bırak. Cefa mektebinin çocukları muhabbet ve vefa dersini biliriz okumazlar.) Bu ülkenin çocukları cefa mektebinde okumuşlardır, okumaktadırlar. Bu okulda barış dersi yoktur. İşte bu ülkede barış yalnız Türk-Kürt barışı değil, insanımızın kendisiyle, ülkesiyle, kendisi gibi düşünmeyeniyle barışıdır. Cefa mektebine barış dersini nasıl koyacağız? Bu zor dersi kimler nasıl verecek? Düşünmeliyiz. Yoksa barış bize haramdır.