AKŞAM GAZETESİ | Serdar Turgut | 2009-11-09

kategori2

Keşke Heidegger kadın olsaydı

Önce psikiyatrist hanımı telefonla aradım.'İnsanlar benim sapık olduğumu söylüyorlar' dedim.
'Yeni bir şey var mı? Eğer yoksa şu an müşterim var konuşamam' dedi ve kapadı telefonu.
Cevabı çok netti ama beni ne tatmin ne de mutlu etmişti. Bir süre bendeki fotoğrafına bakıp acaba mutlu olmadan sadece tatmin olsam mı ki diye düşündüm, sonra üşendim ve vazgeçtim. Onu tekrar aramaya karar verdim.
'Bana cevabını biraz daha aç, ilave görüş istiyorum' diye ısrar ettim.
'O zaman peki öyleyse. Sapık olmana ek olarak aynı anda çirkinsin de. İyi günler diliyorum' dedi.
Bence bu hayatta bir erkeğin başına gelebilecek en kötü bela sapık olmak değil, sadece sapık olsanız kitle arasına karışır ve dikkat bile çekmeyebilirsiniz ama insan hem çirkin hem de sapık olunca hayat çok zorlaşıyor. Memleketimizde hem çirkin hem de sapık olan çok insan da var ama ben de onların yanına gitmek ve onlarla tanışmak istemiyorum. Beni üye kabul edebilecek derneğe de ben üye olmak isteme sendromu bu benimki.
Böyle bir ikilemim var.
İkilemlerim fazlalaştı çözemediğim pek çok sorunum var, psikiyatristim de bana yardımcı olmuyor, ben de bu konumdaki bir insanın yapabileceği ikinci en güzel hareketi yaptım ve kendimi felsefeye verdim.
Hayatın anlamı var mı? Varsa bu anlamın özeti nedir? Ve acaba ben hayatın anlamını en çok neden sucuklu yumurta yerken sorguluyorum ki?
Ben arada bir gazeteye giderken ana caddeden çıkıp Davutpaşa'ya girdiğim hemen her zaman, istikrarlı bir şekilde kaybolurken bazı insanlar evrenin gizemini çözmek gibi karmaşık olacağını sandığım bir işe soyunup, konunun içinde boğulup kaybolmadan birtakım cevapları nasıl verebiliyorlar ki? Ve onlar İstanbul'a gelseler Davutpaşa'da kaybolmadan gazeteyi bulabilirler mi?
Böyle şeyleri düşünmeye başladım.
Gerçi felsefeye takmış olmam yeni bir olay değil. Bu tuhaf gelişme ilk kez Özge Uzun'un programına misafir olduğum gece başlamıştı iki hafta önce. Program başladı ve bana sorulan ilk soru şuydu;
'Siz benim bacaklarımdan ne istiyorsunuz?'
Programın bantını bulup izlerseniz bu soru karşında gerçekten bocaladığımı ve bir-iki dakika matem tutar gibi sessiz kaldığımı görebilirsiniz. Ben o sessizlik anlarımda acaba gerçeği tüm çıplaklığıyla anlatsam mı ki, gerçek tahammülün ötesinde bir rahatsızlık verir mi diye düşünüyordum. Sonunda verirse versin bana ne benim de işim zaten daima rahatsızlık vermek diye tam kararımı vermiştim, tam konuşacaktım ki; başka meselelere geçildi. O gece soramadığım soru şuydu:
Özge Hanım ben uzun zamandır Heidegger ile Edmund Husserl arasındaki ilişki ve işbirliğine takmış durumdayım. Senin bacakların bu meselenin ipucunu bulmam için teşvik unsuru oluyor bana. Hatta onlar o kadar teşvik ediyor ki beni Heidegger ile Husserl arasındaki ilişkinin niteliğini çözmekte durmayabilir ve o ikisinin Kierkegaard'la da nasıl bağlantılı olduklarını bile çözebilirim sanıyorum. Bunu söyleyemedim ama soru içimde kaldığından bu meseleyi o günden itibaren sürekli düşünmeye başladım, takmıştım bir defa.
Bu meselede ilk vardığım ara sonuçlar şöyle;
1- Heidegger keşke erkek değil de kadın olsaydı. Bu sonuca Edmund Hussserl ile Martin Heidegger'in birlikte yürürken çekilmiş fotoğraflarını görünce vardım. Heidegger o gün bir lederhosen (Deri külot pantolon) giymişti. Heidegger güzel bir kadın olsaydı lederhosen kıyafeti eminim ki ona çok yakışırdı. Bunun düşüncesi bile bende fetişistik elektriklenmeler yarattı. Deri kıyafet giymiş ve üstelik filozof da olan bir Alman kadın tarafından disipline edilmek fikri tahammül sınırlarının ötesinde bir şeydi.
Felsefi çalışmalarımın bu aşamada vardığı ikinci sonuç da şu:
2- Ben Heidegger ile Kierkegaard arasında eşcinsel bir ilişki olduğunu düşünüyorum. Bu benim için önemli değil. Ne olursa olsun, hayat onların. Arzu ettiklerini yaparlar ama beni asıl düşündüren konu şu:
Bir insanın oral seks yaptığı erkeğin Kierkegaard olduğunu bilmesi acaba onu nasıl etkiler ki? Acaba Kierkegaard'a oral seks yapan insan, o sırada neler düşünür, neler hisseder. İşte benim asıl ilgilendiğim konu bu.
Bütün bu düşüncelerin benim bir travma geçirmekte olduğumu gösterdiğini sakın ha düşünmeyin. Ben normalde rutin olarak bu şekilde düşünürüm, bütün o acayip yazıların nasıl çıktığını sanıyorsunuz ki. Psikiyatristimin dediği gibi ben hem sapık ve aynı zamanda çirkin olabilirim ama en azından düşüncelerim güzel değil mi?
Son geldiğim noktada ise sıkı bir Schopenhauer tutkunu olmaya başladığımı söyleyebilirim. Onun dünyayı hemen hemen hiç bitip tükenmeyecek bir kederin yaşandığı yer olarak görmesi de beni onun felsefesine çekmiş olabilir tabii ki ama onun aynı zamanda bir kadın düşmanı olarak da bilinmesi bu deklarasyonumun bana düşman olanların elinde yeni bir malzeme olması ihtimali de beni ayrıca mutlu ediyor.
Belki yarın da Tractatus hakkındaki görüşlerimi de yazarım (Wittgenstein da bir eşcinsel olduğundan onun da kadınlardan pek hoşlanmadığı ileri sürülebilir sanıyorum. Yani o da aleyhime kullanılabilecek malzemeyi insanlara kesin sağlar).
Bu arada Tractatus'un David Pinsent adlı bir İngiliz gencine ithaf edilmiş olması, insanı elinde olmadan David'i merak etmeye itiyor.