AKŞAM GAZETESİ | Serdar Turgut | 2009-11-09

kategori2

Türkiye’nin sonsuza kadar var olacağına ben de kesinlikle inanıyorum

MHP kongresini izlerken ve Türkiye için atılan ‘Sonsuza kadar var ol’ sloganını dinlerken, bu slogan bazıları tarafından biraz fantastik ve hafif abartılı bulunsa da, ben kişisel gözlemlerim nedeniyle bu sloganın son derece gerçekçi olduğunu ve hatta bu dünyada diğer tüm ülkelerin sonu gelse dahi Türkiye’nin var olmaya devam edeceğini biliyorum.


Bu gözlemimi ilk kez on yıl kadar önce zorunlu nedenlerle iki ay kadar kaldığım Almanya’da yapmıştım. O günlerde olanları biraz anlatmalıyım ki siz de Türkiye’nin gerçekten sonsuza kadar var olacağına benim kadar ikna olun.
Koşullar şöyleydi; beyin kanaması sonrasında bir süreliğine tekerlekli sandalyede dolaşıyordum, yavaşça ayaklanmaya da başlamıştım. İstediğim zaman yürüyebiliyordum ama biraz tembellikten biraz da Rana’nın yolda beni dolaştırmak zorunda kalmasından aldığım keyif nedeniyle yürümek opsiyonunu fazla kullanmıyordum.

SON DARBE FAZLA GELDİ
Bir gün Rana beni kasabaya götüreceğini söyledi. Hayatım son derece sıkıcıydı, günüm terapi ve hastanenin penceresinden Orta Avrupa’nın kasvetli havasına bakmakla geçiyordu (o havaya bakınca insan bir Kafka’nın nasıl olup da var olabildiğini de kolayca anlıyor). O gün dışarıya çıkarılmayı beklerken çan seslerini duyunca, mizahçı yanım yeniden hortladı, hayatıma bir renk katma fırsatını yakaladığımı düşündüm ve bir plan yaptım.
Tekerlekli iskemle transferi yapan arabayla kasabaya götürüldük, Rana benim iskemlemi itiyor ve dolaşıyoruz. Bu pek romantik bir durum değildi. Özellikle Rana’nın pek mutlu olduğu söylenemezdi ama yapacak da fazla bir şey yoktu. Gözümüze kestirdiğimiz bir kafeye girecektik. Kafeye yaklaştık. Rana kapıyı açtı beni de içeri almaya hazırlanıyor, içeride oturan herkes dönmüş bize bakıyor, tam o anda kilisenin çanı çalmaya başladı. Ve ben planımı uygulamaya koydum.
  ‘Aman Tanrım bir mucize oldu’ diye bağırarak iskemlemden ayağa fırladım. Dehşete düşmüş gibi bana bakmakta olan insanların önüne attım kendimi ve bir süre onlara ayağın yere tempolu vurularak yapılan tap-dancing yaptım. Uyumlu insanlardı doğrusu. Onlar da bana el çırparak eşlik ettiler. O arada Rana hem gülüyor hem de bana abartma diyordu. Oysa ben seyredenlere striptiz yapmayı bile düşünüyordum. Sakatlıktan bir mucize sonucunda kurtulan bir adamın aniden çırılçıplak soyunmasına itiraz edecek halleri de yoktu herhalde ama birden durdum. ‘Yaşasın Türkiye’ diye haykırdım ve masama oturdum. Kafede oturan Almanlara işte bu son darbem fazla gelmişti. O ana kadar olan her şeyi kaldırabilmişlerdi ama üstüne üstlük bir de Türk olduğumun ortaya çıkması onlara fena bir darbe olmuştu. Garip olayları seyretmeye alışık oldukları her hallerinden belli olan bu insanların kalbine korku salmak için ‘Türkiye’ lafını etmem yetmişti. Ben onca olaydan sonra tamamen sakin bir şekilde masaya oturdum ve kahvemi içmeye başladım. Bu arada Rana beni ‘Sakın bir daha böyle şeyler yapma’ diyerek azarlıyordu ama ben çok mutluydum.

ÖTEKİLER DÜŞÜNSÜN
Sokakta insanlar alışveriş için dolaşıyorlardı. Tüm nüfus sokağa dökülmüş gibiydi. İleride bir anomali gördüm. Orada bir tuhaflık vardı. Normal insan toplumuna ait olamayacak bir görüntü vardı o tarafta. Genetiği değiştirilmiş organizmalar gibi gözüken üç adam, kendilerinden son derece emin, dünyayı kendileri yaratmış gibi edayla salına salına yürüyorlardı. Etraflarındaki insanlara da Türkçe hakaretler ederek gülüyorlardı. Ben sabah hemşireden aman Tanrım, Türkler geliyor olamaz lafını nasıl Almanca söyleyebileceğimi öğrenmiştim, kağıda da yazmıştım ve kafede birden ‘Aman Tanrım Türkler geliyor’ diye haykırdım. Yemin ediyorum en az iki masada insanların yerlerinden fırlarken kahvelerini döktüklerini gördüm. Üç Türk bizim oturduğumuz kafeye geldi, Rana’nın ‘Sakın bunu yapma demesine’ aldırmadan üçünü bizim masamıza davet ettim. Hastanede yattığımı söyleyince bana kızdılar. İlk önce hastalanmanın Türklüğe yakışmadığı için kızdıklarını sandım. Oysa onlar neden bizim haberimiz olmadı bu işten  dediler. O yörede olan her şeyden bunların haberi olurmuş ve hatta lokal yönetim bunlar olmasa işleyemezmiş dahi. Bana  öyle dediler. Almancaları pek iyi olmayan, çevreleriyle kültürel hiçbir bağlantısı olmayan bu insanların gittikleri her şehri güç bile kullanmadan ele geçirmek kapasitesine sahip olmaları nedeniyle ben o gün ‘Şu Türkiye büyük ülke vallahi Türkler de büyük’ diye düşünmüştüm. İşte tam da bu nedenle bugünlerde ‘Sonsuza kadar var ol Türkiye’ sloganının gerçekçi olduğunu düşünüyorum.
Hatta ülkemiz sonsuza kadar var olmakla kalmayacak diğer tüm ülkelerin de sonunu getirecek, üstelik bu sonlandırma operasyonu çoktan  başladı bile.

VİRÜS DE TUHAFLAŞIR
Diğer her ülkede normal ilerleyen, insanlarda benzer semptomlar ortaya çıkaran domuz gribi, Türkiye sınırlarından içeriye girer girmez feleğini şaşırdı. Bu da benim eski teorim olan Türkiye sınırlarından içeriye giren her fikrin, her akımın, salgın hastalıklar dahil her şeyin değişeceği ve tuhaflaşacağı yolundaki fikrimi destekler bir şey oldu. Daha önce Türkiye’nin sınırlarımızı geçer geçmez mahvettiği fikirler, akımlar arasında demokrasi, Marksizm, liberalizm vardı. Fikir akımlarını tamamen mahvettikten sonra şimdi de iş salgın hastalıklara geldi.
Grip virüsü Türklerle karşılaşınca ne yapacağını şaşırdı, mutasyona uğramaya başladı. Mutasyona uğrayan virüsün tehlikeli olacağı söylense de bu Türkler açısından bir anlam ifade etmiyor çünkü her Türk kendisine özgü katkıyı yapıyor bu mutasyon sürecine. Bu arada virüs her Türk’ten ayrı bir darbe alarak yalpalıyor, dolayısıyla ya sınırlarımızı terk edecek ve başka ülkelere Türk mutasyonlu olarak gidip o ülkeleri yok edecek ya da burada kalırsa da sonu gelecek. Örneğin Türk mutasyonlu virüs, Almanya’ya giderse herkes ölse dahi o gün sokakta gördüğüm üç Türk’ün hayatta kalan son insanlar olarak yaşamlarını sürdüreceğine ben eminim.
 Evet ‘Sonsuza kadar var ol Türkiye’ sloganı bu nedenlerden dolayı benim hayatımda gördüğüm en gerçekçi siyasi sloganlarından bir tanesi.